Okurken/Kitap Yazıları

Aslı Erdoğan, Kırmızı Pelerinli Kent ve gerçeğin bedeli

aslı

Aslı Erdoğan benim için öncelikle “Kırmızı Pelerinli Kent”in yazarı. Rio de Janeiro sokaklarındaki kaosu, ölümü ve yalnızlığı anlattığı o kitap, bir kentin başkahraman olduğu en sarsıcı romanlardandır. Aslı Erdoğan’la yazar-okuru ilişkim sevgili ressam dostum Reyhan Abacıoğlu’nun bu kitaptan esinlenip “Kırmızı Pelerinli Kent” adını koyduğu bir resimle bütünleşir. Reyhan Abacıoğlu’nun armağanı o resim şimdi evimin duvarında. Aslı Erdoğan da başka duvarların arkasında…

Aslı Erdoğan’ın tutuklandığı haberiyle sarsılırken,  Kırmızı Pelerinli Kent’e yeniden girdim. Ne de olsa biz edebiyatçıları sözcüklerinden  takip ederiz, biliriz, anımsarız. Aslı Erdoğan yaralayıcı, ürkütücü, can yakan bir Rio de Janeiro anlatmıştı. O bildik egzotik, tropik görüntülü kartpostallar, Copacabana plajı ve karnaval görüntüleri dışında -çok dışında- bir Rio. “Cinselliğin buharında soluk alıp verebilen bir kent: Rio de Janeiro. Hep çırılçıplak, ama hep maskeli… Hep doygun, ama hep aç...” Bu kentin hem çıplaklığını, hem maskesini göstermişti. Sokaklarda öldürülen insanları, gecekondu mahalleleri “favela”lardaki yoksulluğu, açlıktan ölen çocukları, kokain sevkiyatını haber veren havai fişekleri. “Bundan sonra göreceğiniz her şey için yaşamınızla ödeme yapacaksınız. Tıpkı benim yaptığım gibi” diye uyararak. Ne de olsa “Hayata kafa tutan kız çocuğu, ‘dünyanın en tehlikeli kent’ini seçerken, insanoğlunun karanlıklarına bakmak istemişti yalnızca.”

Aslı Erdoğan’ın kırmızı kırkyama (patchwork) Rio pelerininin her parçasında ayrı bir acı, yoksulluk, kan, şiddet, seks, uyuşturucu, ölüm ve onulmaz yalnızlık hikâyesi var. Rio de Janeiro’da şimdi olimpiyatlar var, kent her gün bir yüzüyle televizyon ekranlarında. Bir zamanlar Rio’yu anlatmış olan yazar ise şimdi içeride. “Kırmızı Pelerinli Kent”te altını çizdiğim bazı cümleleri alt alta yazmak istedim. Hiç araya girip, yazarın acı hayat bilgili yazma kudretine saygısızlık etmeden.

“Kafesine dön, küçük kanarya, kafesine dön! Vakit varken…O açık pencere senin uçurumun!”

“Geleceğe doğru yalınayak koşmak için güçlü bir arzu duydu içinde; kılıcını çekip atını yaşamın çetin cephelerine doğru doludizgin sürme isteği… ‘Yaşama sevinci’ denilen duygu buydu herhalde.”

“Aritmetiğe dayanan ölüm, kişisel bir trajedi olmaktan çıkıyordu.”

“Rahat koltuğuna gömülmüş ve dünyanın en risksiz işine, okumaya dalmış, kentli, iyi eğitimli, hiç açlık sanrısı görmemiş birine açlığı hangi sözcüklerle betimleyebilirdi? Kimin sözcükleriyle?”

“‘Yazabildiğim sürece umudumu bütünüyle yitirmiş sayılmam’ diye düşündü, ‘Gerçi Kırmızı Pelerinli Kent, pikapta Chopin noktürnleri dönerken okunacak bir metin değil, olamaz da. Çünkü benim yazdığım yerlerde silah sesleri duyuluyor.’”

“Neden seçtim bana öldüresiye düşman bu kenti? İnsan acısından lif lif dokunmuş kırmızı peleriniyle benliğimi sarıp sarmalayan, keskin dişlerini karnaval maskelerinin arkasına gizleyen Rio de Janeiro’yu…? Yalnızca tek bir şey adına güvenli suları terk eder,

kendi köklerimizi keseriz. Adem’in, uğruna ölümsüzlüğü teptiği tek şey adına: BİLİNMEYEN.”

“‘Sıfırı tüketmiş insanlar, çaresiz hayvanlar kadar bile sevecenlik uyandırmıyor’ diye düşündü Özgür. ‘Zorlama bir acıma duygusu, dehşet, çoğunlukla da tiksinti… İnsan, kendi türüne karşı çok insafsız.”

“Yeryüzü göçebeleri…Başıboşlar, gece gezginleri, göçmen kuşlar… Bir büyük bitimsiz yolda bir başlarına yürüyenler… Hep tek yönlü biletlerle yolculuk yapan, iz bırakmadan ortadan yok olan, bir çanta dolusu eşyayla yıllar geçirenler… Bağlanmayan, topraklaşmayan, bütünleşmeyen, gövdenin ağırlığını taşıyamayacak bir çift kanat uğruna köklerini kesenler…”

“Kadından başka bir şey olmalarına izin verilmeyen bu kentte, onlar da sonuna dek kadın olmuşlardır. SALT-KADIN..”

“Deborah’ı tanımlayabilecek sıfatları art arda diziyordu: Şuh, fettan, hoppa… (Çok sonraları aynı sıfatları Rio’yu betimlerken de kullanacaktı.) Olmak istediği şeyin kusursuz bir görüntüsünü sunan: KADIN.”

“Hayatını işine, yani 1. Dünya’nın sulu gözlü röntgenciliğine adamış bir iletişim çağı misyoneriydi. Bir elinde kamera, ötekinde sözcükler, arka cebinde sıtma tabletleri ile prezervatifler; tifodan sarı hummaya bütün aşılarını tamamlamış; Nikaragua’dan Bosna’ya, Afrika çöllerinden Brezilya varoşlarına, kelle koltukta koşturup dururdu.”

“Yazdım, çünkü insan hayatına on ile dört yüz dolar arasında değer biçilen bu kentte, ölüme karşı başka siper bulamadım.”

“Hiçbir şeyi sakınmayacak, saklamayacak, esirgemeyeceksin. Ne kırk yıl sonra, ne de yarın, hemen şimdi, müzik bittiğinde ölecekmiş gibi dans edeceksin.”

“Gırtlağıma takılıp kalan çığlığın bedeli ödenmeli.”

“Sonuçta, eline kalem alan herkes şu soruyla fazlasıyla boğuşmak zorundadır: Gerçeğin ne kadarına DAYANABİLİRİM?”

Aslı Erdoğan, sözcükleriyle Rio’nun o kartpostal manzaralarını bozuyor. Kitabın her satırında “Gerçeğin ne kadarına dayanabilirsiniz?” diye soruyor. Konforlu evinde, ayaklarını uzatmış “dünyanın en risksiz işine” dalmış okur için bile dayanmak zor, çok zor… Ya hep “gırtlağına takılıp kalan çığlığı yazanların ödediği bedel?” diye sorma zamanı…

* Reyhan Abacıoğlu’nun tablosundan detay.


www.kültürservisi.com’da yayımlandı.

http://kulturservisi.com/p/asli-erdogan-kirmizi-pelerinli-kent-ve-gercegin-bedeli-1

Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunuyum. 1983 yılında Cumhuriyet gazetesi İzmir bürosunda çalışmaya başladım. 1993’ten bu yana Cumhuriyet Ankara bürosunda çalışıyorum. İlk baskısı “Ölüme Oy Vermek-İdam Tarih Oldu Utancı Kaldı”, ikinci ve üçüncü baskıları “Yargılı İnfazlar” adıyla yayımlanan bir kitabım var. İkinci kitabım, Edebiyat Parçalayan Nutuklar İmge Kitabevi yayınlarından çıktı.

Yorum Bırakın