Röportajlar/Diziler

Eren Aysan’ın ilk romanı Gece Uyurken okurla buluştu

aysan

Erken ölen şairler antolojisi” ve “eflatun ölüm”ler kitabı

Eren Aysan: Babamın dizeleri gibiyiz; “aynı gökyüzü / aynı keder” deyiz

Roman otobiyografik değil; ama benden büyük bir parça var…”

Eren Aysan’ın ilk romanı Gece Uyurken okurla buluştu. “Yazarlar ilk romanlarında kendilerini anlatırlar” kanısı yaygındır. Sivas’ta yakılan şair Behçet Aysan’ın kızı olan Eren Aysan’ın romanında da kendi trajedisinin derin izleri var. Eren Aysan, daha önce Bir Eflatun Ölüm’ü yazmıştı. Bu kez de bir romanla “erken ölen şairler antolojisi”nin sayfalarını çeviriyor. Çeşitli coğrafyalardan kahramanların hikayelerini “toplumsal belleğe” kaydediyor. Zaman zaman naif bir anlatımla “O zamanlar hayatımda yalnızca cennete giden yollar kutsaldı. Oysa sen babamla birlikte, cenneti yeryüzüne indirecek çok özel kutsal bir yol inşaatında çalışıyordunuz” diye konuşuyor bir çocuğun dilinden. Bir aile hikayesinin izini sürerken; sık sık araya maniler, masallar, rüyalar giriyor. Ve, elbette “Şair” Eren Aysan: “üstümde parçalanan yas elbisesi/ sırtıma kanla çizilen belirsiz sözler/ usul usul büyüyen amaçsız kuyu/beni her gün bir hayal odasına kilitliyor.”

Eren Aysan ilk romanında hem “kilitlendiği” hayal odasından bir çığlık atıyor; hem Toplumsal Bellek Platformu’nda biraraya gelen acılı ailelerin hikayelerine Filistin, Amerika, Arjantin ve Lübnan’dan yeni sayfalar ekliyor.

Eren Aysan’la romanı üzerine sohbet ettik.

Kahramanınız Gazel babasını bombalı bir saldırıda kaybetmiş. Sonra, babası gözleri önünde delik deşik edilen Filistinli Asma’nın hikayesi var. Gazel, ölüm döşeğindeki annesine “Babamı çok mu sevdin anne” diye soruyor ve “Sen olsaydın sen de severdin” karşılığını alıyor. Bu diyaloğun sizin hayat hikayenizden olduğunu biliyoruz. Gazel, ne kadar Eren Aysan? İlk roman ne kadar Eren Aysan’ın hayatı?

İlk romanlar, bir şekilde özyaşam öyküsüne sırtını yaslar. Oysa benim kahramanım Gazel, bambaşka bir aile serüveninden geçiyor. Bu nedenle “Gece Uyurken”in otobiyografik bir roman olmadığını söyleyebilirim. Öte yandan kahramanım çokça yaşamımın içinde soluklanıyor. Benden büyük bir parça var onda… İzleri yaşamımın derinliklerine, tüm hücrelerine işlenmiş adeta. Nasıl mı? 2009 yılında, Toplumsal Bellek Platformu çatısı altında siyasi cinayetlerde yaşamını yitiren yirmi sekiz simge ismin yakınları bir araya geldik. Ortak yönlerimiz çoktu. İlkeli adamların çocukları olmak, nefret duygusuna sahip olmamak, öfkesine yenilmemeyi başarmak, kararlı ve dirençli olmak gibi erdemin büyük payından söz etmiyorum bile… Daha derin bir gerçeklikler vardı bizi temelden sarsan… Babalarımıza ait davaların bir çoğunun soruşturma ve kovuşturması yıllarca sürmüş, cinayetler hiçbir şekilde aydınlatılmamıştı. Anayasanın dahi üzerinde olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi defalarca ihlal edilmişti. Kimimizin onyıllardır açık davalarında geçen kilit isimler bir diğerimizin dava dosyasında karşımıza çıkıveriyordu. Tetikçilerden, maşalardan başka yargı önüne taşınmayan sorumlular, ödüllendirilen, terfi ettirilen, devlet kademelerinde yüksek mevkilere yerleştirilenler torba yasalarla salıverilen suçlular ve evrensel insan haklarına göre işletilemeyen tüm uygulamaların yüzümüze baka baka işletilmesi ve “zaman aşımı” olgusu peşimizi bırakmıyordu. Bir ülke düşünün, siyasi nedenlerle cinayetler ardı ardına yaşansın, devlet üzerine düşen görevi yerine getirmesin! Hatta katiller beraat ettirilsin, cezaları özendirici şekilde azaltılsın! Bu kadarla da kalmayıp, o katillere pasaportlar, ehliyetler, evlilik cüzdanları verilsin! Şu bir gerçek ki Sabahattin Ali cinayetinden beri ezber ettiğimiz, önümüze özellikle çıkartılan çelişkiler yumağıyla sürekli karşı karşıyayız. Bu birliktelik içinde yüreğimde bütünleşen acılar bir parçacık da olsa kitapta buluştu. Platformun ilk etkinliğinde 1979 yılında öldürülen Cavit Orhan Tütengil’in kızı Deniz Abla, annesinin, babasının ölümünün ardından gazetecilere söylediği sözü aktarmıştı: “Kocamın değil, katillerin fotoğrafını çekin!” Oysa o fotoğraf hiç çekilemeyecekti… Böylece romanda Gazel’in babasının öldürümü de kurgulanmış oldu. Bir akşam otururken, 7 Kasım 1980’de öldürülen İlhan Erdost’un kızı, canım arkadaşım Alaz, ilkokuldayken bir erkek çocuğun kendisini “teröristin kızı” diye tokatladığını anlatmıştı. Birkaç gün uyuyamadım. Bu berbat anının da bir yansıması oldu kitaba. Her defasında “yeter artık, bu kadarı da fazla!” sözlerini yaşayan kişiler olduk bu ülkede. “Gece Uyurken” böyle böyle şekillendi.

Kahramanınıza “Gazel” adını nasıl koydunuz?

Gazel adını seçmemin ardında Onat Kutlar’ın İshak kitabındaki canım öyküsü yatıyor: “Kül Kuşları”. Gazel adlı küçük bir çocuğun halasıyla, sığırcıklarla, kediyle, bir bebekle ilgili serüvenini anlatır öykü. Oysa kısa bir zaman önce postacı gelmiş ve küçük kıza annesinin öldüğünü söylemiştir. Onun yüreğindeki acı gelgiti sığırcıkların yeryüzüne konmasıyla, havalanmasıyla verilir sanki. Öyküyü okuduğum zaman bombalı saldırı sonucu ölen Onat Kutlar’ın oğlunun adının Gazel olduğunu bilmiyordum. Yıllar sonra Gazel’le karşılaştığımda içim bir başka ürperdi, “Kül Kuşları”nı düşünerek. Aylarca bu öyküde salındım. Artık roman kahramanımın adı belliydi: Gazel.

Mekanlar Ankara, Los Angeles, Gazze, Beyrut, Buenos Aires. Kahramanlar Gazel, Walter, Mualle, Hatice, Ali, Dilaram, Sergio, Roberto. Kitabı okurken Toplumsal Bellek Platformu’nun acılı kahramanları, “eflatun ölüm”ler dünyaya dağılmış gibi geldi bana. Hep “aynı gökyüzü/ aynı keder” mi?

Bu ülkede hüzünle yaşamını sürdüren, siyasi cinayetlerde yakınını yitirmiş binlerce aile var. Onların yaşadıkları hukuksuzlukla benim/ bizim yaşadığımız hemen hemen aynı. Ezber edilmiş bir hikayenin içindeyiz adeta. Bir anlamda babamın dizeleri gibiyiz, “aynı gökyüzü / aynı keder” deyiz. Öte yandan yalnızca Türkiye yok Gazel’in yaşam haritasında… Bambaşka ülkeleri de içine alan bir maceraya akıyor. Ama bu her şeyden önce onun hikayesi… Geçmiş ile bugün arasında pek çok ülkeden geçiyor Gazel’in ailesi. Yaşadığımız coğrafya sürgünlerin, öldürümlerin, savaşların, acıların sıklıkla taştığı bir nehir gibi. Dolayısıyla ailenin tarihi kısmen de olsa kahramanın belleğinde bütünleşiyor. Şunu unutmamak gerekir: Tarihin belleği bir anlamda insanın kendi belleğidir. Gazel de ailesinin belleğini oluştururken ülkesinin dışına taşıyor. Ona geçmişi anlatan birine ihtiyaç var: Bir başka kurgu kahraman, Cüce… Böylece dört bir yana savrulan insanların yaşamlarını mercek altına almamız kolaylaşıyor. Latin Amerika’ya gelince… Her hafta Plaza de Mayo alanında toplanan beyaz başörtülü annelerin kaderiyle Cumartesi annelerinin kaderi ortak değil mi? Manuel ile Hasan, Hudeibro ile Metin, Rafael ile Fehmi’nin yası aynı bir bakıma. Bu arada hemen söyleyeyim: En büyük hayalim, Beyaz Başörtülü annelerle, bütün katledilenlerimizin yakınlarının yan yana yürümesi. Birlikte haykırması… Kim bilir? Bir gün, belki gerçekleşir.

Sık sık araya giriyorsunuz ve “zaman” bilgimiz çeşitlendiriliyor. Zaman, saat ayrımına vurgu yapıyorsunuz bir yerde ve soruyorsunuz: “Zaman hayatın iflası mı?” İflası mı? Ve, yaslı insanlar için zaman ne anlama geliyor? Acılara “zaman aşımı” var mı?!

Çocukluğum dedemle anneannemin yanında geçti. Evlerindeki küçük odada akşamın gelmesini kolladığım bir duvar saati vardı. Alman yapımı, cam kapaklı, tahta kenarlarına ince çizgilerin birer rötüş olarak atıldığı büyük gonglu bir saat… Nerdeyse zamanı unutturmak üzere yerini alan bu saat, artık bana hep Heidegger’in bir sözünü çağrıştırıyor: “Saat, zamanın yenilgisidir.” Çocukluğumun ince baharında zaman ve saat ayrımının ince sınırlarla çizilmiş olduğunu bilmiyordum. O zamanlar, Aristo’dan Heidegger’e kadar birçok filozofun, günün akışı içinde zamanı tartışırken, zaman ve saat arasında mutlak bir ayrım olduğu düşüncesini de bilmiyordum. Zaman bölünmez anları birleştiren bir çizgidir kuşkusuz. Anlar ise yaşamı duyumsatır insanlara… Saat ise yalnızca bir ölçübilimdir. Süre sözcüğü, akış, akım gibi sıvı bir şeyi çağrıştırdığından zamanın ölçülebirliğinden kurtulmamızı sağlıyordu aslında. Bunun arkasında zamanın statik, saatin ise eylemsel olması yatıyordu. Bu noktadan yola çıkarak şunları rahatlıkla söyleyebilirim: Evet, zaman hayatın iflasıdır. Çünkü her zaman ölümü hatırlatır insana. Ölümün var olduğu düşüncesi ise yaşamın tekinsizliği dayatır sürekli… Sanırım çocuk yaşta ölümün hayatın içinde bu kadar yer aldığını görenler zaman duygusunu bir süre sonra yitiriyorlar. Çünkü zamanın bir tedavi içermediğinin farkındalar. Hele mahkeme süreçlerini düşününce… Soruşturma süreçlerinde aldığımız yanıtlar, yüzlerimize kapanan kapılar, sürgün edilmeler, işsiz bırakılmalar, mahkemelerde tartaklanmalar, itilip kakılmalar… Yaşamın sıradan parçası oldu her biri… Bütün bunların sonunda da, aynı filmi birlikte yaşamış olmanın çaresizliğiyle kalakaldık. Çünkü siyasi cinayetlerde babalarını, eşlerini, çocuklarını kaybedenlerin yakınları hukuki olarak aynı sonuca doğru evrilir. Kaçınılmaz bir alınyazısı gibidir o… Zamanaşımı… Ve acılar asla zamanaşımıyla tükenmez.

Cüce gizemli kahramanınız. Sihirli, büyülü dokunuşları var kahramanlarınızın hayatına. Çok çirkin. İki kadın kahramanınız da onu çok seviyor, her ne kadar ele güne karşı bu sevgiyi pek sahiplenmeseler de…Bir anlamda Cüce aracılığıyla güzellik/çirkinlik ile iyi/kötü algımızı da şöyle bir sarsmak istemişsiniz sanki…

Kurmacayı güçlendiren en önemli roman kişisi Cüce sanırım. O farklı kıtalara dağılan aileyi birleştirmede önemli bir rol oynuyor. Her ne kadar kendi ablası tarafından dışlansa da… Öte yandan anlattığı hikayeler Gazel’in yaşamının büyük bir parçasını oluşturuyor. Ama günü gelince Gazel bir bakıyor ki, anlatılanların büyük bir kısmı gerçek… Üstelik Cüce’den yalnızca hikayeler dinleyen başka insanlar da var: Roberto, Jennifer, Ali… Bir süre sonra ürpertici fiziğiyle değil anlattıklarıyla herkesin kalbine yerleşiyor. Açıkcası romanda en çok korktuğum kişi Cüce’ydi yazarken. Çünkü o zaman zaman gerçeküstü bir yaşamı gösteriyor. Ölümü de sıradışı zaten… Güzellik algısıyla ilgili ayrıtılı düşünmemiştim, ne yalan söyleyeyim. Beni ilgilendiren Cüce’nin sıradışılığının gündelik yaşam algısının çok da dışında yer almamasıydı. Ama romanı yazar yazmaz okuması için götürdüğüm sevgili Sadık Arslankara cesaretlendirdi beni, Cüce konusunda… Sonrasında da romanın yayımlanmasında da çok büyük bir rol oynadı.

Ütopyalarımız ise saflıktan ibaret. Onlar okunmak için tasarlanmışlar, yaşamak için değil” diyor kahramanlarınızdan biri. Kitabın sonu ise iyimser bitiyor. Peki, siz iyimser misiniz? Hala ütopyalarınız var mı?  

Tam tersine, yalnız, kırık, dökük, endişeli ve telaşlıyım artık. Toplumsal Bellek Platformunun son üyesi Hrant Dink’ti. Ailenin yaşadığı hukuksuzluklarla kendi yaşadıklarımızın aynılığını göstermek için Dink davasına gitmiş, bir basın açıklamasında bulunmuştuk. Geniş ailemize yenilerinin eklenmesinden korkuyorduk. Ne yazık ki, yaşadığımız süreç bizleri haklı çıkardı. Gencecik yüzler, çocuklar düştü toprağa. Ardından ölümlerin ardından olmadık hakaretleri duyduk, devletin en yüksek noktalarındaki kişiler tarafından. Çok söylüyorum, Benjamin’in sözünü bu aralar: “Umut dediğimiz şey, umutsuzlar adına bir beklentidir aslında…” Benimkisi umudu kollayan, umutsuzca bir beklentidir artık.

———-

Cumhuriyet Kitap ekinde 5 Mart 2015 tarihinde yayımlandı.

Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunuyum. 1983 yılında Cumhuriyet gazetesi İzmir bürosunda çalışmaya başladım. 1993’ten bu yana Cumhuriyet Ankara bürosunda çalışıyorum. İlk baskısı “Ölüme Oy Vermek-İdam Tarih Oldu Utancı Kaldı”, ikinci ve üçüncü baskıları “Yargılı İnfazlar” adıyla yayımlanan bir kitabım var. İkinci kitabım, Edebiyat Parçalayan Nutuklar İmge Kitabevi yayınlarından çıktı.

Yorum Bırakın