Gezi Notları

“Hemingway” ve “Castro-Che” izinde bir Küba gezisi

Küba: Başka türlü bir ada, başka türlü bir turizm!

Yerlilerin Gözyaşları ve bir “devrim” hikayesi

Küba; başka türlü bir ülke, başka türlü bir yönetim, başka türlü bir turizm deneyimi yaşamak isteyenlerin Karayiplerdeki gözde adresi. Bu adada ister Che Guevera, Fidel Castro anıları peşinde bir “devrim” hikayesine doğru yol alırsınız; ister yazar Ernest Hemingway’in ayak izlerini takip edip Hotel Ambos Mundos’ta ya da Floridita Bar’da şerefine bir Le Daiquiri içersiniz. İsterseniz Kristof Kolomb’un adaya ayak bastığı yerlerde “Yerlilerin Gözyaşları”na kulak verip kaşifler ve sömürgecilerin yazdığı tarih üzerinde yeniden düşünürsünüz.

Küba’ya ulaşmak için uzun bir uçak yolculuğunu göze almak gerekiyor. Biz Amsterdam aktarmalı bir yolu seçtik. 3.5 saat İstanbul-Amsterdam, 12 saat Amsterdam-Havana uçuşu olmak üzere toplam 15.5 saatlik bir yolculuktan sonra Havana’ya ulaştık. Paris aktarmalı uçuşlar da var, ayrıca THY’nın direkt uçuşları ile de 13.5 saatlik bir uçuşla Havana’ya ulaşmak olası. Jose Marti Havaalanı’na vardığımızda valizlerimizin ortada gözükmemesi keyfimizi kaçırdı. Biz bavul peşinde koşarken, Türk dizilerinin buraya bizden çok önce ulaştığını öğrenmek hoş bir sürpriz oldu. Havaalanındaki görevliler birçok dizi ve kahramanının adını anınca şaşkınlığımızı gizleyemedik. Havana’da üç gün sadece üzerimizdekilerle yaşamak alışkanlıklar, kişisel konfor ve minimalist yaşam (!) konusunda ilginç bir deneyim oldu. Yazının en başında bir öneriyle başlayalım; aktarmalı yolculuklarda bavulların ortadan kaybolması riskine karşı el çantanızda mutlaka bir çamaşır, çorap, tişört ve diş fırçası bulundurmak hayat kurtarıcı olabilir! Elbette, sürekli kullanmanız gereken ilaçlar varsa onlar da. Biz bavullarımıza üç gün sonra kavuştuğumuzda, 10 günlük Küba gezilerini tamamlayıp ülkelerine dönmeye hazırlanan ve henüz bu mutluluğa erişememiş bir Fransız çiftle karşılaştık!

Eğer yollara düşerseniz, yolun iyi ve kötü sürprizlerine de hazırlıklı olmalısınız. Bu nedenle, bavulların kayboluşunun keyfimizi kaçırmasına izin vermeden -en azından buna çaba göstererek- Havana sokaklarında yollara düştük. UNESCO tarafından 1982’de Dünya Kültür Mirası ilan edilen eski Havana, İspanyol Koloniyel mimarisinin güzel örnekleriyle bezeli. Devrim öncesi ABD’nin “arka bahçesi” olan Küba, bir fuhuş, kumar ve uyuşturucu merkezine dönüştürülmüş. Bugün eski Havana o günlerin izlerini taşıyan bir açıkhava müzesi gibi. El Morro Kalesi, limanı korsanlardan korumak için yapılmış. 20 metre yüksekliğindeki İsa heykeli kenti tepeden kutsuyor. Karşısında da Che Guevera’nın devrimden sonra kullandığı bir ev var, müzeye dönüştürülmüş. Havana Büyük Tiyatrosu 1837’de inşa edilmiş, yeni dünyanın en eski opera binası. Bugün Küba Ulusal Balesi ve Havana Uluslararası Bale Festivali’ne ev sahipliği yapıyor. Güzel Sanatlar Müzesi, Latin Amerika’nın en zengin koleksiyonlarından birine ve Karayiplerin en büyük koleksiyonuna sahip. Kentte 50 müze var.

Havana’nın yakınlarında bulunan Jaimanitas’ta evler, duvarlar Barcelona’daki Gaudi’nin. Park Güell’ini çağrıştırıyor. 1975 yılında, yoksul insanların yaşadığı, küçük ve basit evlerin bulunduğu Jaimanitas’ta yaşamaya başlayan Kübalı sanatçı Jose Fuster evini restore ederek parlak renkli şekillerle süslü desenlerle kaplar. Komşularına da benzer dekorasyonlar yapmayı öneren sanatçı, önce tereddütle karşılanırsa da önerisi giderek yaygınlaşarak benimsenir. Sonuç olarak bu bölge ilginç, fantastik, masalsı bir görünüme bürünür. “Fusterlandia” olarak anılmaya başlar ve ziyaretçi çeken bir bölge haline gelir. Fusterlandia, bir sanatçının yaşadığı çevreyi dönüştürme gücü açısından çok değerli bir örnekti.

Sadece Fusterlandia mı? Elbette değil, Havana çok renkli bir kent. Sokaklarındaki rengarenk eski Amerikan arabaları devrim öncesinde duran zamanı simgeliyor. 1 Ocak 1959’da devrimin başarıya ulaşacağını anlayınca Dominik’e kaçan Diktatör Batista’nın zamanında Detroit’ten 125 bin araç ithal edilmiş. Bunların 60 bin kadarı hala trafikte. 1950-58 model Cadillac, Oldsmobile, Chevrolet, Buick ve Plymouth’lar caddelerde dolaşıyor. Bu araçların motorları değiştirilmiş, rengarenk boyanmışlar ve kentin turistik simgeleri haline gelmişler. Sokaklarda farklı ulaşım araçları da var, adım başı bisikletli taksi “bicitaksi” ve motorlu taksi “coco”lara rastlamak da olası.   Küba demek müzik demek. Her sokaktan, her köşe başından, her meydandan müzik sesi geliyor. Öğle ya da akşam fark etmez, yemek yediğiniz her yerde canlı müzik var. Müzisyenlere eşlik edip salsa yapanların sayısı az değil. Salsa bilmem, demeyin, müzisyenler kadınları dansa kaldırıyor, eşlik ediyor. Turistlerin, gezginlerin kulağına tanıdık gelen bazı şarkılar neredeyse her yerde çalınıyor. Küba’nın ulusal kahramanı, bağımsızlık savaşçısı, şair Jose Marti’nin sözlerini yazdığı Guantanamera ile Bolivya’da öldürülen Che Guevara için yazılan Hasta Siempre Comandante başta olmak üzere. Yemek demişken; siyah fasulye, pilav, bonfile kıyması ve domates sosuyla yapılan ropa vieja geleneksel yemekler. Küba’da dana kesmek yasak; çünkü bu hayvanlar çocukların süt gereksiniminin karşılanması için kullanılıyor. Ancak deniz ürünleri son derece zengin, karides ve istakoz özellikle tavsiye edilir.

Hemingway’in izinde

Amerikalı yazar Hemingway’in hayatında Küba önemli bir yer tutuyor. Küba’ya ilk kez 1928’de gelen yazar karısına gönderdiği mektupta “son zamanlarda kendime hayatımın geri kalan günlerinde ne yapacağımı soruyordum. Şimdi yanıtını biliyorum: Küba’yı anlamaya çalışacağım”diyor. 1933’te bu kez uzun süreli kalmak için geliyor ve eski kentin tam merkezindeki Ambos Mundos otelinin 511 numaralı odasına yerleşiyor. Bu oda artık bir müze ve otelin terasında kente tepeden bakıp bir içki içmek, Havana’da atlanmaması gereken bir turistik görev haline gelmiş…

Hemingway’ın dünyasını asıl değiştiren küçük balıkçı köyü Cojimar. İhtiyar Balıkçı ve Denizi burada yazıyor ve bu kitap 1954 yılında Nobel Edebiyat ödülünü getiriyor. Hemingway bu başarıyı bazı sanatçı dostları ve Cojimar balıkçılarıyla La Terrazza isimli restoranda kutluyor. Bu adresler, Hemingway izindeki Küba ziyaretçilerinin uğrak yeri. Sadece oralar mı? Havana’da Hemingway’in Le Daiquiri içtiği Floridita Bar en gözde turistik mekanlardan. Barın bir köşesinde Hemingway’in heykeli var, bu bara yolu düşenler yazarın omzuna ellerini atıp hatıra fotoğrafı çektiriyor.

Hemingway her sabah saat 10.00’da Floridita barına gelir, sandalyesine oturur, şoförünü 100 metre ilerdeki Plaza Hotel’den gazetesini almaya gönderir ve Daiquiri’sini içermiş. Anlatılanlara bakılırsa, bu kokteyl Ernest Hemingway ve “Floridita” barının sahibi Constantino Ribalaigua tarafından keşfedilmiş. Beyaz rom, şeker, yeşil limon ve kırılmış buz parçacıklarıyla hazırlanıyor. Hemingway duble romlu ve şekersiz içiyormuş. Daiquiri’nin bu versiyonuna “Papa’s Special“ adı veriliyor.

Küba deyince; mojito, puro

Küba’nın dünyaca ünlü kokteyli, ulusal içkisi ise Mojito.
Hierba Buena (acılı nane) ile hazırlanıyor. Bazen limon, maden suyu, yeşil limon kabuğu eklense de özünde acılı nane yatıyor. Kökeni ünlü İngiliz korsan Francis Drake’e kadar uzanıyormuş. Dünyanın tüm denizlerini dolaşan bu korsanın Küba’da bugün Gençlik Adası (İsla de la Juventud) denen yerde bir sığınağı varmış. Aynı adayı Robert Louis Stevenson
Hazine Adası romanında da kullanmış. Drake ve arkadaşları bir gün, büyük bir soygunun ardından adaya sığınmış. Keyiften Küba romunun atası olan “tafia”yı nane yaprakları ve yeşil limon parçalarıyla karıştırıp içmişler. İşte, mojitonun efsanevi tarihi.

Küba deyince akla elbette puro da geliyor. Üretimin yüzde 90’ı devletin, yüzde 10’u üreticinin.Vinales vadisinde bir puro üretim yerine gittik. Burada puro yapım sürecini dinleyip, ballı purolarımızı tüttürdük. Önce “tanesi 5 CUK” dediler, pazarlık sonunda tanesi 3 CUK’a aldık. Dünyaca ünlü COHİBA marka puroların fiyatlarının çok daha yüksek olduğunu söyleyelim. Bu arada, sıkça sorulan “kadın bacağında sarılan puro” efsanesinin uydurma bir erkek fantezisi olduğunu da not düşelim.

Küba’nın dünyaca ünlü birçok plajı var. Türkiye’de kış mevsimi yaşanırken; Varadero, Cayos Coco ve Guillermo ve Trinidad plajlarında denize girebilir, dalabilirsiniz.

Castro-Che izinde

Küba’da devrimin izinde bir güzergahta dolaşarak yakın tarihin sayfalarını gözünüzde canlandırabilirsiniz. Küba’nın her yerinde, sokaklarda, meydanlarda, okulların bahçelerinde Bolivya’da öldürülen Arjantinli gerilla Che Guevara’nın heykelleri, resimleri var. Her yerde Che tişörtleri satılıyor, puro kabından anahtarlığa neredeyse tüm turistik ürünlerde Che fotoğrafları var. Alberto Korda’nın çektiği yıldızlı bereli fotoğraf Che’yi 20. yüzyılın ikonik bir figürüne dönüştürürken, bu fotoğraf dünyada belki de en çok çoğaltılan karelerden oldu. Elbette bütün bunlar Che’nin ideallerine çok uzak.

Küba’da karşınıza her yerde Che çıkarken, Fidel Castro meydanlarda, sokaklarda görünmüyor. Castro, heykellerinin yapılmasını yasaklamış. Ölümünden sonra da bu yasağa uyuluyor. Küba Devlet Başkanı Raul Castro, Fidel Castro’nun ölmeden saatler önce kendisine, kişi kültü oluşmasını önlemek amacıyla adının sokaklara verilmesini ve heykellerinin dikilmesini istemediğini söylediğini açıklamıştı. Yeri gelmişken; Havana’da bir Atatürk büstü olduğunu da anımsatalım. Türkiye’den Küba’ya yolu düşenler bu büstü ziyaret etmeden dönmüyor.

Küba’yı devrimin yolunu izleyerek de gezmek için önce Havana’da bir zamanlar diktatör Batista’nın sarayı olan Devrim Müzesi’ne uğramak gerekiyor. 1957 yılında saraya saldıran ve öldürülen öğrencilerin bu girişimi duvarlardaki kurşun izlerinden okunabiliyor. Müze içinde devrimin hikayesini çeşitli belge, fotoğraf, giysi ve silahlarla görebilirsiniz. Bahçede devrim için ölenlerin anısına yanan bir ateş var. 1956’da Meksika’da sürgünde bulunan Fidel Castro öncülüğünde bir grup devrimcinin Küba’ya gitmek üzere bindiği Granma yatı da burada sergileniyor. Yatla kıyıya çıkan 82 kişiden ancak 12’si yolculuğun varış noktasına, yani devrimin örgütlendiği Sierra Madre dağlarına ulaşabilmiş.

Devrim Meydanı 72 bin metrekarelik çok geniş bir alan. Fidel Castro’nun yaşadığı dönemde konuşmalar yaptığı bu meydana her yıl 1 Mayıs’ta dünyanın birçok yerinden binlerce insan geliyor. Alanda Jose Marti anıtı ve çevredeki binaların üzerinde Che Guevera ile devrimin diğer komutanı Camilo Cienfuegos’un silueti bulunuyor.

Küba devriminin son cephesi, Che Guevera ve Camillo Cienfuegos birliklerinin ele geçirdiği Santa Clara, devrimin izlerini takip edenler için önemli bir durak. Che’nin anıt mezarı burada. Elleri kesilmiş cesedinden kalan kemikler 1997 yılında Bolivya’da bulunmuş ve buraya getirilerek gömülmüş.16 metrelik dev Che heykeli, yanında Che’nin vasiyeti ve büyük bir rölyef var. Müzede ise devrim için hayatını kaybeden gerillalar anısına birer yıldız konmuş ve bir ateş yanıyor. Santa Clara’da bir başka Che izi de; bugün müzeye dönüştürülen bir tren. Batista’ya silah götüren bu tren Che’nin kumandasındaki gerillalar tarafından raydan çıkarılıp ele geçirilince devrim zafere ulaşmış ve Batista o gece kaçmıştı.

Yerlilerin Gözyaşları”

Küba’yı Kristof Kolomb’un ayak izleri peşinde anlamaya çalıştığınızda keşifler ve sömürgeler çağının bir trajedisiyle karşılaşıyorsunuz. Küba’da yaşadığı bilinen ilk kavimler Amerikan yerlilerinden Taino ya da Arawakların yanı sıra Siboneyler ve Guanahatabeyler. 1492’de Kristof Kolomb komutasındaki ilk Avrupalıların gemileri adaya yaklaştığında trajedi başlar. Kolomb, Küba’nın “insan gözünün görüp görebileceği en güzel yer” olduğunu söyler. Yerliler için de “O kadar saflar, sahip oldukları şeylere karşı o kadar kayıtsızlar ki görmedikçe kimse inanamaz. Ellerinde bulunan herhangi bir şeyi isteyin hemen çıkarıp veriyorlar. Hatta siz istemeden paylaşmayı öneriyorlar” diyecektir. Bu silahsız, barışçı insanlar köleleştirilir, şehirleri ele geçirilir. Kolomb, İspanya’da keşfini kanıtlamak için Tayno şefinin hediye ettiği altın maske ve birçok değerli eşyanın yanı sıra bir grup Tayno’yu köle olarak gemisine alır, ancak hiçbiri anakaraya sağ ulaşamaz.

Kolomb’un ikinci seferine katılan genç rahip Bartholomeo de las Casas, adada yerlilere uygulanan zulmü krala rapor eder. İspanyollar gelmeden adada yaşayan 3 milyon yerlinin nasıl yok edildiğini anlatır. Las Casas “Amiralin (Colomb’un) gözleri , kendisinden sonra buraya gelenlerin gözleri kadar kördü ve krala yaranmak için o kadar acele ediyordu ki, yerlilere karşı durmadan tamir edilemeyecek suçlar işliyordu” der. (Bu rapor Yerlilerin Gözyaşları adıyla dilimize çevrildi.) Yerli halk 50 yıl içinde tamamen yok edilirken, bu kez verimli toprakları işletmek için Afrika’dan gemilerle köleler taşınır.

Tesoro (hazine) lagünü içinde motorla ulaştığımız Guama köyündeki saz kulübeler, yaşam biçimlerinin canlandırıldığı heykeller yerlilere bir saygı duruşu. Bu lagün adını yerlilerin İspanyolların eline geçmesin diye suya attıkları altınlardan alıyormuş. Yıllardır göl taranıp durmuş, ama kimse altın bulamamış. Köyün adı da İspanyollar tarafından 1533’te öldürülen Taino savaşçısı Guamá’nın anısını yaşatıyor. Buradaki heykeller Kübalı heykeltıraş Rita Longa’nın eserleri. İnsanlık tarihinin sadece kaşifler, istilacılar tarafından yazılan değil, yok edilen yerlilerin gözünden başka bir versiyonu üzerinde düşünmek için iyi bir yer.

Trinidad, Vinales vadisi

Trinidad’sız bir Küba gezisi çok eksik kalır. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan Trinidad, Arnavut kaldırımlı sokakları ve pastel renkli yapılarıyla zarif, görmüş geçirmiş olgun bir güzelliği yansıtıyor. Roma’daki İspanyol merdivenlerini çağrıştıran merdivenlerde günün her saati canlı müzik ve dans var. Müzisyenler merdivenlerde şarkı söylerken, Kübalılar ve turistler salsa ritimlerine eşlik ediyor. Trinidad’da biraz yokuş çıkmayı göze alırsanız, rahip Bartholomeo de las Casas anısına dikilen anıtı ziyaret edebilirsiniz.

Bölgede şeker ticaretinin parlak günlerinden kalma birçok izi görmek mümkün. İznago kulesi bugün turistik bir merkez. 1816’da inşa edilen bu kulenin yüksekliği 45 metre. Bu kule, bir zamanlar şeker kamışı tarlalarında çalışan kölelerin kaçıp kaçmadığını izlemek için kullanılırmış. Bugün önünde yöredeki kadınların el işi örtüler, giysiler, hediyelik eşyalar satılıyor. Köle tüccarının evi de bir müze gibi. İçki içip, alışveriş yapabiliyorsunuz.

UNESCO’nun kültür mirası listesinde yer alan Cienfuegos ve Vinales vadisi Küba’nın görülmeye, gezilmeye değer yerleri. Vinales vadisindeki dünyanın en büyük duvar resminde insanın evrimi resmediliyor. Diego Riveria’dan esinlenilmiş bu duvar resmini 18 ressam 4 yılda bitirebilmiş. Dev bir salyangoz ve dinazordan insana doğru evrimi yansıtan bu dev resim bugün turistlerin poz yeri. Buradaki küçük kafede dünyanın birçok yerinden gelen ziyaretçilerin bayraklarının yanısa, Türk bayrağı ve Göztepe bayrağını da gördük. Vadideki mağaralarda da kayıklarla dolaşılabiliyor. Vadi, kaya tırmanışı ve trekking faaliyetleri açısından önemli bir merkez.

Başka türlü bir turizm

Küba’da başka türlü bir turizm var. 1992-1997 yılları arasında özel olarak turistler için ayrılmış alanlarda turizm yapılabiliyordu. Buna “tecritli turizm”ya da “apartheid turizmi” deniyordu. Kübalıların turistlerle temas kurmaları yasaktı. Küba’nın turizmdeki payı giderek artıyor. Birçok ev devlet denetiminde turizme açılıyor. Ev pansiyonlar butik otellere dönüşüyor. Bu evlerde kalıp, Kübalılarla iletişim kurarak dolaşmak doğru bir seçim olabilir. Ancak Batı ülkelerinde gördüğü standartları arayan bir turistseniz, o zaman daha lüks otelleri tercih etmelisiniz. Küba gözde bir turizm merkezine dönüşürken, lüks otellerin sayıları giderek artıyor. Hatta, günlüğü 500 Euro’ya dek ulaşan çok lüks evler olduğunu duyduk.

Küba, tüketim toplumu bireyi turistler için birçok “yokluk” anlamına gelebilir. Yüksek gösterişli binalar yok, trafik yok, şık vitrinler yok, tuvalet kağıtları, peçeteler alışık olduğunuz kadar yumuşak ve beyaz olmayabilir, sokaklarda lüks araçlar göremeyebilirsiniz. İnternet kullanımı kısıtlı, ancak parklarda, bazı büyük otellerde ve butik otellerde var. 1-2 CUC’a alacağınız kartlarda yazılı şifrelerle internete bağlanabiliyorsunuz.

Batılı turistin ilk bakışta “yok”luklar gözüne çarpsa da, rejimin sağladığı “var”lar görmezden gelinemez. Küba’da eğitim her kademede tamamen ücretsiz. Okuma yazma oranı yüzde 99.8, yüksek okul eğitim oranı yüzde 94. Her Kübalı ücretsiz sağlık hizmeti alma hakkına sahip. Her Kübalının temel besinleri önemli ölçüde devlet tarafından karşılanıyor. Her mahalledeki küçük, gösterişsiz dükkanlarda temel gıda maddeleri yurttaşlara dağıtılıyor. Kişi başına günde bir ekmek, ayda 2.5 kilo pirinç, yarım kilo fasulye, 1.5 kilogram kahverengi ve beyazşeker, 1 kilo balık,yarım kilo tavuk , 1 kilo soya kıyması ,14 yumurta, yarım litre yağ, 30 gram kahve, ayrıca sabun, deterjan, diş macunu gibi ürünler veriliyor. Kübalı çocuklar için 7 yaşına kadar günde bir litre süt ve 7-13 yaş arasında da meyveli yoğurt alma hakkı var. Kültür, sanat etkinlikleri ücretsiz ya da çok düşük bir bilet ücretiyle izlenebiliyor. Bu arada, enflasyon, develüasyon da yok! Bira 10 yıl önce de 1 CUK’muş, bugün de! Evsiz görmedik, ama tek tük dilenciler karşınıza çıkıyor. Yanınıza yaklaşıp çocuğuna süt almak için para isteyen kadınlar oluyor. Elinde puroyla poz veren yaşlı kadınlar para istiyor.

Kübalılar 2011’den sonra yavaş yavaş kapitalizmle tanışmaya başlamış. Araba ve ev alıp satmaları serbest bırakılırken, sonraki yıllarda yurt dışına çıkış izni de verilmiş. 2013’te ikili para sistemine geçilmiş. Biri Küba Pesosu, diğeri ise dolarla uyumlu Cuban Convertible Peso (CUC). Turistler CUC kullanıyor. 1 CUC yaklaşık 1 Euro’ya eşit değerde. Küba’da bir doktor ayda 60 CUC kazanıyor, bir taksi şoförü havalanına bir kez gidip gelse günde 80 CUC kazanabiliyor. Turizmle birlikte gelir eşitsizliklerinin ortaya çıkmaya başlaması dikkat çekici. “Turizm rejimi değiştirir mi”, “Kapitalizm geri mi geliyor” tartışmaları güncel.

Kanser tedavisinde gelinen nokta birçok Avrupalı, Latin Amerikalı ve Kanadalıyı ülkeye çekiyor. Geçtiğimiz günlerde değerli Türk Halk Müziği sanatçısı Arif Sağ da Küba’ya gitmişti. Bu vesileyle, bir uyarıda bulunalım:Biz oradayken Fransa’da yaşayan ve kanser tedavisi için Küba’ya gelen bir Türk vatandaşının dolandırılışına tanık olduk. Bir acentadan tur satın almıştı, Küba’da Türkçe konuşan bir rehberle birlikte hastaneye götürüleceği vaadedilmişti. Ancak ne kendisini karşılayan olmuştu, ortada ne bir rehber vardı, ne de bir acenta yetkilisine ulaşabildi. Rastlantıyla bizim grubun rehberi kendisine yardımcı oldu da doktorlarla iletişim kurup, muayene olabildi.

Orada bir ada var çok uzakta, Karayipler’de. Orada başka türlü bir hayat, başka türlü bir yönetim, başka türlü bir turizm var. Rehberimiz gezgin, yazar, fotoğrafçı Özcan Yurdalan’ın dediği gibi “Küba bir cennet değil ama yönetim bir ideali yaşatmaya çalışıyor.”

_______________

Mesa ve Yaşam dergisinde (Mart-Nisan-Mayıs 2018) yayımlandı.

Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunu. 1983 yılında Cumhuriyet gazetesi İzmir bürosunda çalışmaya başladı. 1993-2016 yılları arasında Cumhuriyet Ankara bürosunda çalıştı. Serbest gazetecilik yapıyor. Birgün Gazetesi ile BBC Türkçe, www.kültürservisi.com ve www.haberter.com internet sitelerinde yazıları yayımlanıyor. İlk baskısı "Ölüme Oy Vermek-İdam Tarih Oldu Utancı Kaldı", ikinci ve üçüncü baskıları "Yargılı İnfazlar" adıyla yayımlanan bir kitabı var. İkinci kitabı, Edebiyat Parçalayan Nutuklar İmge Kitabevi yayınlarından çıktı.

Yorum Bırakın