Okurken/Kitap Yazıları

Napoli Romanları dörtlüsü ve Millennium Üçlemesi

Edebiyatta “çok satanlar” ve “hep satanlar”

Yayıncılıkta kitap satış rakamlarına göre sınıflama yapılırken “best seller” ve “long seller” kavramları kullanılıyor. “Çok satan” kitaplar ve uzun yıllar boyunca “devamlı, hep” satan kitaplar. “Long seller” diye anılan kitapların başında İncil, Kuran gib kutsal kitaplar geliyor. William Shakespeare, Tolstoy, Dostoyevski “long seller” kitaplarıyla zamana meydan okuyor. Modern Avrupa’nın ilk romanı kabul edilen Miguel De Cervantes’in Don Kişot‘u  -tam adıyla  La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Kişot– 400 yıldır tam da Picasso’nun o harika çiziminde olduğu gibi  atı Rocinante üzerinde ince, uzun, sarsak görünüşüyle  büyücüler tarafından yel değirmenlerine çevrilen (!) devlere meydan okuyor. Kitapçı raflarından inmiyor ve edebiyattan görsel sanatlara, politikadan gündelik hayata ilham vermeyi sürdürüyor.

Wikipedia’daki bilgiler esas alınırsa; Charles Dickens’in İki Şehrin Hikayesi 200 milyon, Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi 150 milyon satmış. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı sadece kendi ülkesinde 36 milyon satılmış. Kaç kuşağın çocuğunu büyütürken rehber aldığı Dr. Benjamin Spock’ın Bebek Bakımı ve Çocuk Eğitimi kitabı 50 milyonluk satışla çok satarlar listelerinde yer alıyor. Ian Fleming’in James Bond’u 50 milyon satmış. Dan Brown’ın Da Vinci Şifresi 80 milyon satmış.

J.K.Rowling’in Harry Potter’ı ise edebiyat tarihine rekorlarla geçti. Harry Potter serisi 450 milyon satmış. Satmaya da devam ediyor, serinin kitapları www.amazon.com’da “best sellers” listelerinden inmiyor. 2007 yılında yayınlanan Harry Potter ve Ölüm Yadigarları yayınlandığı gün 11 milyon kopya satmış ve o yılın sonunda 44 milyonluk bir satış rakamına ulaşmış. Serinin sekizinci kitabı Harry Potter and the Cursed Child (Harry Potter ve Lanetli Çocuk) ise bu yıl Ağustos ayında yayımlandı ve ABD’de piyasaya çıktığı gün tükenerek yeni baskı yapmaya başladı. İngiltere’de ise okurlar gece yarısından kuyruklara girdiler.

Bir “çok satan” dörtlü: Napoli Romanları

Çok satan kitaplar, kitapçı raflarında en görünür yerdedir; gösterişli kapaklarında, girişlerinde çeşitli gazete ve dergilerde çıkmış övgü yazılarından sayfalar dolusu alıntılar vardır. İyi edebiyat okurları bu kitaplara mesafeli yaklaşır. Oysa, bazen çok satan kitaplar da iyi edebiyattır. Elena Ferrante imzasını taşıyan Napoli Romanları gibi. Olağanüstü bir arkadaşlığın epik (destansı) hikayesinin anlatıldığı bu dörtlü sadece İtalya’da değil, çevrildiği tüm ülkelerde büyük ilgi görmüş. Üstelik, yazarın da gizemli bir hikayesi var. İtalyan yazar kendini saklıyor ve Elena Ferrante müstear (takma) adıyla yazıyor.

Dünyada milyonlarca kişinin okuduğu dört ciltlik bu kitapların başında tam 10 sayfa ABD, İngiltere, İtalya, Avustralya, İspanya’da kitap için yazılmış övgü yazıları var, Türkiye dahil. 1700 sayfa uykusuz gecelerde soluk soluğa okunuyor. Kitapları arka arkaya okumak bir şanstı. Yoksa ilk kitabın yayınlanmasından sonra diğer ciltlerin çevrilmesini beklemek zorunda kalmak, bu heyecanlı, keyifli okurluk serüvenini sekteye uğratırdı. Napoli Romanları “çok satan” ve aynı zamanda ustalıkla yazılmış kitaplar olarak övgü yazılarını hakediyor.

Yazar, romanların tümü için ilk cilt için seçtiği Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım adını kullanıyor. İngilizce baskısında Napoli Romanları üst başlığı yeğlenmiş. Türkçe baskılarında da bu isim kullanılıyor. Kitabın ilk cildi Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, ikinci cilt Yeni Soyadının Hikayesi, üçüncü cilt Terkedenler ve Kalanlar son cilt de Kayıp Kızın Hikayesi adıyla yayımlandı. Napoli’nin yoksul, kenar mahallerinde başlayan ve 1950’lerden 2000’li yıllara dek uzanan romanlarda odacının kızı Lenu ile kunduracının kızı Lina’nın çocukluktan, ergenliğe, kadınlıktan, yaşlılılığa inişli çıkışlı, gelgitli, kavgalı, küsüşmeli, barışmalı arkadaşlık hikayesi anlatılıyor. Bu roman dizisinin arka planında fabrikalarda işçiler arasındaki çatışmalar, mafya, 90’lı yıllardaki “temiz eller” operasyonlarının yansımalarıyla İtalya’nın yakın tarihi de hikayeye dahil oluyor. Akademik çevrelerdeki entellektüel arayışlar, faşizm, komünizm, feminizm tartışmaları da dönemin kültürel, entellektüel iklimi hakkında ipuçları veriyor. Yoksul Napoli sokaklarındaki taşra atmosferi derinden hissediliyor. Taşra/merkez ikilemi kahramanların hayatlarındaki derin acılar, kırılmalar ve sınıf atlama hikayeleri olarak görünür kılınıyor.

Napoli sokaklarından “okurun” sokağına

Napoli Romanları’nda insana ait tüm hallere, duygulara yer var. Aşk, tutku, kıskançlık, dostluk, korku, nefret, yalan, ikiyüzlülük, dayanışma, kavga, hırs, arzu, evlilik, aldatma annelik…Yazarın başarısı okurda yarattığı duygudaşlığın gücünde. Okuru Napoli sokaklarından kendi sokağına, Lenu ile Lina’nın hikayesinden kendi hayatına götürüp sürüklüyor peşi sıra. Türkiye’deki -özellikle- kadın okurlar Lenu ile Lina’nın hikayesinde kendi hayatlarından izler bulacaktır.

Bu epik roman dizisinde ne aşk, ne de arkadaşlık öyle düz, steril bir çizgide ilerliyor. Arkadaşlık hikayesi deyince aklınıza özverilerle dolu, iyi , temiz, yüceltilmiş bir hikaye gelmesin. Tersine kötülükle iyiliğin, sevgiyle kıskançlığın, takdirle nefretin, sadakatle ihanetin içiçe olduğu bir arkadaşlık hikayesi bu. Lenu ile Lina’nın erkeklerle yaşadıkları aşk hikayeleri de tutkuyla koşmaktan öfkeyle kaçışa, yüceltmelerden aşağılamalara, şiddetli kavgalardan tutkulu kavuşmalara, sadakatten aldatmalara bir insanlık halleri toplamı.

Romanlarda Lenu’nun hayatı bir başarı hikayesi, Lina’nınki ise boşa harcanmış bir potansiyelin hikayesi olarak görünüyor. Bu boşunalık belki de Lina’yı kötücül yapan. Lina, kötü, iyi , ışıltılı, zeki, yaratıcı, gözükara, boyun eğmeyen bir kadın. Fakat zekası, yaratıcılığı ve gözü karalığı mahallenin dışına çıkmasına yetmiyor. Lenu yazar olup Napoli’deki o sokağın dışına “atlamışken”, aslında hep Lina’nın kendisinden daha iyi yazabileceğini düşünüyor. Bunu hem istiyor, hem bundan korkuyor. Son ciltte yazmak konusunda arkadaşını sıkıştırırken, Lina “Yazmak için bir şeylerin senden sonra hayatta kalmasını arzu etmek gerekir. Bense yaşama arzusu bile duymuyorum, hiç sendeki o güçlü duyguya sahip olmadım. Kendimi şimdi silebilsem, tam şu anda konuşurken bunu yapabilsem ne kadar mutlu olurdum” karşılığını veriyor. Lina’nın içine hapsettiği potansiyeli bir türlü kullanamaması okuru etkiliyor. Lenu da hikayelerini bir anlamda “kullanıp” yazarken, suçluluk duygusundan hiç kurtulamıyor.

Müstear” adın arkasına saklanan yazar

Kendini saklayan ve takma ad kullanan yazarın kimliği dünyada epeyce tartışma konusu olmuş. Edebiyat dünyasının hafiyeleri peşini bırakmıyor. Nitekim, İtalyan araştırmacı gazeteci Gatti yayınevinden yapılan ödemelerin izini sürerek Ferrante’nin çevirmen ve romancı Domenico Starnone’nin eşi Anita Raja olduğunu yazmış. Yazarın ortaya çıkıp başarısının keyfini çıkarmak yerine, geride kalıp kitabı öne çıkarma arzusuna saygı duyulmasını isteyerek bu tür hafiyelikleri eleştirenler de az değil.

Yazar, 1991’de ilk romanını yayıncısına gönderirken yazdığı mektupta “Bu kitap için hiçbir şey yapmayacağım, çünkü yeterince şey yaptım; yazdım onu.’’ diyor. Fotoğraf çektirmeyecek, ekrana çıkmayacak, ödül törenlerine katılmayacak, soruları nadiren ve hep yazılı cevaplayacaktır. Romanlar otobiyografik özellikleri nedeniyle yazarın kimliğini gizlemek isteyebileceği izlenimi veriyor. Yazar her ne kadar kimliğini gizlese – ve hatta “erkek “ olabileceği bile iddia edilse- de dört cildi tamamlayan okura yazarın “kadın” olduğunu düşündürüyor, hissettiriyor. Hatta, büyük ölçüde “kendi hikayesini” yazan bir kadın.

Bir başka “çok satan” Millennium Üçlemesi

Stieg Larsson’ın Millennium Üçlemesi de 50 milyonu aşan satış rakamı ve kazandığı edebiyat ödülleri ile kitap endüstrisi için bir fenomen olmuştu. Ejderha Dövmeli Kız, Ateşle Oynayan Kız ve Arı Kovanına Çomak Sokan Kız adıyla peşpeşe yayımlanan kitaplar çok satan kitaplar listelerinden uzun süre inmedi.

İsveçli yazar Stieg Larsson, tüm dünyada milyonlarca satan bu üçlemenin ilk kitabının bile basıldığını göremeden yaşamını yitirmiş. Ekonomi yazarı gazeteci Blomkvist, Millennium dergisini çıkarıyor. İsveç’in önde gelen bir sanayi devinin sahtekarlıklarını açığa çıkarmak isterken hapis cezasına çarptırılıyor. Bu sırada bir başka ünlü zenginin ailesi hakkında kitap yazmasını istemesi üzerine başladığı araştırmalar sırasında bir şirkette araştırmacı olarak çalışan Lisbeth Salander ile yolları kesişiyor. Lisbeth Salander ile gazeteci Mikael Blomkvist’in maceralarında sistem eleştirisi de var, tutku da, şiddet de. İlk kitabın asıl adı “Kadınlardan nefret eden erkekler”. Blomkvist kapitalizmle hesaplaşıyor, Salander ise “kadınlardan nefret eden erkeklerle”. Blomkvist kalemini kullanıyor; Salander ise kitaplardaki saldırgan erkeklerin bildikleri-anladıkları dilde, şiddetin diliyle konuşuyor. Ufak tefek, kendisini dünyaya kapatmış, gizemli, hacker, dövüş ustası, biseksüel, feminist karakter Salander ile Blomkvist’in hikayesine elbette sinema da kayıtsız kalmadı ve kitaplar sinemaya uyarlandı.

Kitapların arkasındaki övgü alıntılarından biri Nobelli yazar Mario Vargas Llosa’ya aitti. Llosa, “Kurgunun ölümsüzlüğüne hoş geldin, Lisbeth Salandar” sözleriyle kitabı yüceltiyordu.


Mesa ve Yaşam dergisinde yayımlandı.

 

Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunuyum. 1983 yılında Cumhuriyet gazetesi İzmir bürosunda çalışmaya başladım. 1993'ten bu yana Cumhuriyet Ankara bürosunda çalışıyorum. İlk baskısı "Ölüme Oy Vermek-İdam Tarih Oldu Utancı Kaldı", ikinci ve üçüncü baskıları "Yargılı İnfazlar" adıyla yayımlanan bir kitabım var. İkinci kitabım, Edebiyat Parçalayan Nutuklar İmge Kitabevi yayınlarından çıktı.

Yorum Bırakın