Röportajlar/Diziler

‘Katliam’ yaralısı bir kent: Çorum katliamı 35 yaşında…

 

eral

Çorum 35 yıldır kanıyor
Katliamın tanığı, mağduru, avukatı Sadık Eral:

‘Direndik, Maraş gibi daha büyük bir katliam olmadı’

‘Bir gece bir cenazeyle yattım’

Anadolu’da yaşayan Alevilerin tarihi katliam sayfalarıyla dolu. Ne çok katliam “yaralısı” kent var. Maraş, Çorum, Sivas…Temmuz ayı acı anmalar ayı. 2 Temmuz’da Sivas’ta katledilenleri ananlar, 3 Temmuz’da da Çorum’a düşürüyor yolunu. Çorum’da öldürülenler için ancak son beş yıldır anma etkinliği düzenlenebiliyor.
Çorum’da 29 Mayıs – 4 Temmuz 1980 tarihleri arasında yaşananlarla 12 Eylül darbesinin taşları döşendi. 35 yıl sonra gerçekler halâ aydınlatılmış değil. “Çorum davası” diye toplu bir dava olmadığı için, hukuken de hesabı tam sorulmamış. Maraş gibi “katliam” saymayanlar da var. O günlerin tanığı, tarafı, mağduru, avukatı Sadık Eral, “Katliam olduğu kesin, ama Maraş gibi daha büyük bir katliam olması direnişle engellendi” diyor.
Sadık Eral, “Anadolu’da Alevi Katliamları” adlı kitabında o günleri anlattı. Sahnelenen katliam senaryoları değişmiyor. Yine olaylardan önce “Çorum’da bir Amerikalı” dolaşıyor. ABD’nin Türkiye Büyük Elçiliği’nde görevli Robert Alexander Peck, AP ve MHP’li il yöneticileriyle, vali ve CHP’li Belediye Başkanı ile görüşüyor. Birinci olaylar 28 Mayıs 1980 günü MHP’li Gün Sazak’ın öldürülmesini protesto gösterileriyle başlıyor, Alevi mahallerine saldırılıyor, evler ateşe veriliyor. Alevi ve solcuların çoğunlukta olduğu Milönü’nde barikatlar kuruluyor. Haziran ortasında yeniden olaylar başlıyor. Sadık Eral kitabında, “Türkiye’de tarlasından ekinlerle birlikte ceset toplayan tek talihsiz il Çorum’dur” diye anlatıyor o günleri. 4 Temmuz günü provokasyon başlıyor. Cuma namazından sonra bütün camilerde aynı anda birer kişi ayağa kalkıp “Aladddin Camisi’nin komünistlerce bombalandığını” söylüyor. Cihad çağrıları yapılıyor, camiler “Komünistlere ölüm” çığlıklarıyla boşalıyor. “Komünistleri temizleyerek sevaba girmek isteyen” silahlı köylüler de geliyor. Evlere, işyerlerine saldırılıyor, insanlar öldürülüyor. TRT de “Olaylar, Milönü semtindeki Alaaddin Camisi’ne patlayıcı bomba atılması ve dışarıdan ateş açılmasıyla başladı…” haberiyle provokasyona katkıda bulunuyor. (TRT Çorum Muhabiri Münir Tümtürk ısrarla “böyle bir haber geçmediğini” söylüyor.) Evler işaretleniyor, saldırganlar Alevilerin toplu olarak yaşadıkları mahalllere saldırıyor, “esir” alınanlar kurşuna diziliyor.
Çorum katliamında resmi rakamlara göre 57 kişi öldü. Ve bu acı olaylardan 35 yıl sonra hala kentte Alevi- Sünni yurttaşları ayıran bir “yeşil hat” var. Eral’a göre, “bugün Çorum’da Alevi-Sünni gerilimi yok”. “Ama yarın birinin damarına basın Çorum’dan 5 tane IŞİD çıkar. Herkesin bir kıyım, katliam korkusu vardır. Size söylemezler, bana söylerler” diye de ekliyor. “Ne yapılmalı” sorusuna da şu yanıtı veriyor:
“Tarafsız bir kesim tarafından Çorum olayları araştırılmalı. TBMM’nin güvenilirliği kalmadı ama o bile bir başlangıç olur. Maraş, Sivas daha komplikeydi, Çorum’da günlerce sürdü olaylar, delil toplamak daha kolay. Çorum olaylarında ölenler dışında en çok acı, işkence gören benim. Bir yazı yazdım, ‘Acıyı çekenler adına konuşabileceğimi düşünüyorum. İşkencecimizi bağışlıyoruz, acıyı bal eyledik. Sünni kardeşlerimiz gelin, bizi düşman etmek isteyenler inat elele olalım’ dedim. Ses yok. İntikam alma hırsımız yok, ama bunu bir bilince dönüştürelim. Bir daha provokasyonlar olmasın diye.”
‘Katliamı gördüm, yaşadım’
Sadık Eral, olaylar ilk başladığında Hukuk Fakültesi’nde öğrenciymiş, ikinci olaylar başladığında ise Çorum’daymış. O günleri ve yargı sürecini şöyle anlatıyor:
Minibüsümüzü yaktılar: 2 Temmuz’da yaşanan olaylarda köyden şehire gelen bir minübüste pusuya düşürüldük. Minibüsümüzü şehir girişinde pusuya düşürdüler, teslim aldılar, insanlara saldırdılar. Benim Hukuk Fakültesi öğrenci kimlik kartımı bulunca bana daha çok saldırdılar. Minübüsü yaktılar. Yaşlı kadınlar, ucuna çivi çakılmış sopalarla dövülüyordu. Benim alnıma bir şeyle vurdular, kemik görünüyordu. Bizim yakalandığımız Milönü semtinden duyulunca bizi kurtarmaya gelmek için silah sesleri gelmeye başladı oradan. Ben bu süreç zarfında bir kaçma girişiminde bulundum. Anlayınca ateş ettiler, ayağımdan vuruldum. Daha sonra, orada bulunan bir iki yaşlı kadının cesaretlendirmesiyle olay yerinden ayrıldık, Alevi köyü Tolamehmet’e gittik. Hastaneye geldik, benim alnımda kemik gözüküyor, birisi pansuman yaptı, ayağımdaki mermi yarasına baktı. “Bu yara seni öldürmez, sarıyorum sakın yaralı olduğunu söyleme, buradan git, burada kimse seni koruyamaz” dedi. Köye gittik. Bizden daha önce giden ekip “onu vurdular” demiş. Öldü diye kazan falan koymuşlar. Vardığımda cenaze hazırlıklarımın üzerine gittim.
Saldırganımla karşılaştım: Saldırganlar ülkücü militanlar. Kamyonunu yolun önüne çıkartıp yolu kesen insanlardan biriyle, avukatlık hayatımda daha sonra karşılaştım. Şoförler Cemiyeti’nin avukatlığını yapıyordum. Kamyoncu geldi oturdu ona kahve ikram ettim. “Beni tanıdın mı? Hani sen o kamyonla yol kesmiştin ya, üniversite öğrencisi bunu daha çok öldürün, diyordun ya o benim” dedim. Kahve fincanı birden düştü elinden, şaşırdı. “Çocuklar su getirin” dedim, konuşamadı, terketti.
Cenazeyle yattım: Ben birkaç gün çok ağır komada kaldım, evde. Öyle ki, küçük çocuklarım vardı, jandarmaya taş atmışlar, babamı vurdunuz, diye. Ondan sonra buralarda silahlanıldı, nöbet tuttuk. O olaylardan sonra, 12 Eylül sürecinde de bizim bir köyümüzü bastı ülkücü militanlar. Akşam nöbete hazırlanıyoruz, insanlara parolalar falan veriliyor, tamamen iç savaş ortamı. Nöbet yerlerini dağıttık, ellerde otomatik silahlar. Tepeden otomatik silah sesleri geldi, “koşun bizi öldürüyorlar” diye çobanların sesi geldi. İbrahim Kaypakkaya’nın köyünde, Karakaya’da.. Biz oraya vardığımızda koyunlar yere serilmişti, vurmuşlar, çoban vurulmuş yatıyordu. Köylüler geldi “çoban ölmüş, ne yapağız?” Sabah jandarma gelecek, köylü korkuyor “siz kendi adamınızı öldürdünüz” diyecekler diye. “Burada bekletelim, köye götürürseniz siz öldürdünüz” derler, “burada bırakırsak militanlar geri kaçırırlar başında bekleyelim” dendi. Köylü korkuyor, ben sol görüşlü olduğum için korkmamak zorundaydım. Sabaha kadar cenazeyle yattım. Hala geceleri çığlık çığlığa uyanırım. Korktuğum halde “devrimci biri korkmaz” diye cenazeyle yattık.
Cenazeler evde koktu: Çorum olaylarında hayatını kaybeden iki kişi doğmadığı topraklarda yatıyor, mezarına götüremedik. Çorum’un Palabıyık köyünde iki kişi, biri Tıp Fakültesi öğrencisi Süleyman Atlas. Olayları araştırırken Süleyman Atlas’ın evine gittim. İşkence ederek öldürmüşler, ailesine teslim etmişler. Köy yolu kapalı, hastane Sünni kesim elinde, Süleyman’ın doğduğu topraklar faşistlerin denetiminde, yeni ölüler vermeyi göze almadan geçmek olanaksız bu yolu. Cenaze evde kokmuş, balkonun altına mezar kazmışlar, defnedecekken son anda polis korumasıyla Palabıyık köyüne götürmüşler. Kendi vatanında yavrusuna mezar bulamamanının acısını yaşadı insanlar. Ölülerimize bile sahip çıkamıyoruz. Bir şey söylersek “acıları kaşıyorsunuz” diyorlar. Biz katillerimizi bağışlıyoruz, ama onlardan ses yok.
Ölü sayısı daha fazla: “Çorum olayları” diye toplu bir dava, bir soruşturma yok. 27 Mayıs’tan başlayan 12 Eylül’e kadar devam eden bir süreç. Karacuma köyünden insanlar olaylardan sonra Çorum’a buğday getirirken vuruldu, kamyon devrildi üç kişi öldü. Çorum olayları listesinde yok bu insanlar. Bizim minibüsümüzün önünü kestiler, minübüste işkence gören üç kişi öldü. Doktora görünememekten köyde öldüler, vadesiyle ölmüş gibi göründüler. Çorum olayları listesinde bunların da adı yok. Yargıtay, olayların toplu görülmemesini eksiklik olarak görüyor, “Bir olay için anlamsız olan bir olay, bir başka dosya için çok aydınlatıcı olabilir, neden toplu görmediniz” diyor. Tek tük ölüm cezası alanlar oldu. Ama adam öldürmekten ceza aldılar. Devlete karşı kalkışmadan, 146. maddeden yargılanmış olsalardı sonuç farklı olurdu.
İfade verenlere baskı: Çorum olayları Erzincan’da görüldü. Hukukta bir kural vardır, bir dava olduğu yerde yargılanmalıdır. Kamu güvenliğini bahane ederek uzağa naklettiler. 12 Eylül’den sonra en çok Aleviler tutuklandı Çorum’da. Yolumuzu kesenler teşhis edilsin diye bizi emniyete götürdüler. Darbe olmamıştı henüz. Gittik, 3- 4 kişiyi teşhis ettik. Karakolda yatıyoruz aş ekmek yok, “şikayetçi olmayın bırakacağız” diyor polis. Köylüler “gidelim” diyor. Ben diyorum “sizi köye koymayız, hesabını verirsiniz”. Adliyeye geldik, polisin biri geldi ağzında küfürle “sizi buradan sağ çıkartmayacağız” dedi. Bir başka polis geldi, “ben Aleviyim, sizinle beraberiz” dedi. O sözcük bize güç verdi, “arkadaşlar polislerin içinde iki Alevi var, onlar bize sahip çıkacak” dedim. Hepsi ifadelerini eksiksiz verdiler.
Provokasyon: Yaşananlar provokasyon, şüphe yok. Çorum olaylarını anlamak için Dersim’e, Dersim’i anlamak için Çaldıran’a bakmak lazım. Alevileri yoğun oldukları bölgelerde ürkütmek, göçe zorlamak, gittikleri şehirlerde asimilere edilmelerini kolaylaştırmaktı amaç. 1 Temmuz öğleden sonra olaylar yeniden başladı. Bu tarih, Kenan Evren’in komutanlarla toplanıp “Harekat başlangıç gününün 11 veya 12 Temmuz olmasını uygun bulduk” diye darbe kararı verdikleri tarih.
—–

nurettin aksoy

“Bugün IŞİD neyse, katlimacılar oydu”
Hacı Bektaşi Veli Derneği ve Çorum Kültür Merkezi Başkanı Nurettin Aksoy da, Çorum’da o karanlık günlerin tanıklarından. O günlerde 18 yaşında olan Aksoy, anımsadıklarını, tanıklıklarını şöyle anlatıyor:
“Bol bol çatışma hatırlıyorum. Kendimizi sahipsiz hisssettik. Devlet kanalıyla, devlet destekli bir katliam olacaktı. İnsanlar direndi, buna müsade etmedi. Maraş gibi olmadı. Nöbet tuttuk, savunduk barikatlarda. Maraş gibi olmadı ama Çorum’un başka semtlerinde Alevi-Sünni ortak yaşıyorduk, oradaki savunmasız insanlar göç etti. Alevi köyleri boş şu anda, 100 hanelik köyde 5- 10 hane kaldı. Resmi kaynaklara göre 57 kişi öldü, ama asıl sayı çok daha fazla. Cenazelerini bulamayanlar, ortaya koymayanlar, ya da dışarıdan çok militan geldiği için, gerçek ölü sayısı belirsizdi. 100’ün üzerinde insan öldü. Öldürülenlerin çoğu yaşlı, ‘bana bir şey olmaz’ diye sokaklarda olan savunmasız insanlar. Ya da tarlasına, bağına bahçesine giderken öldürülen insanlar. Ekin tarlasının içinde baltayla kesilmiş olarak bulundu insanlar. Bugün IŞİD ne yapıyorsa zihniyet aynı. Biz bu zihniyeti ta Kerbela’dan beri biliyoruz.”
Aksoy, “Hukuken hiçbir şey yapılmadı. Çorum olaylarının gerçekten yargılanmasını istiyoruz. Birilerinin ceza çekmesinden ziyade, oluş sebeplerinin ortaya çıkmasını istiyoruz. Çorum olaylarını unutmamak adına da bir anıtımız olmasını istiyoruz” diyor. “Alevilerde bugün de korku var mı” sorusuna şu yanıtı veriyor:
“Her an…Şunun bir garantisi yok: Bir Cuma günü camilerden çıkacak fetvalarla insanların nasıl tahrik olacağını kimse kestiremiyor. IŞİD’in sadece Suriye’de değil, Türkiye’nin her ilinde olduğunun bilincindeyiz.”

(Cumhuriyet Gazetesi’nde 4 Temmuz 2015 tarihinde kısaltılarak yayımlandı.) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/313417/Corum_35_yildir_kaniyor.html

Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunuyum. 1983 yılında Cumhuriyet gazetesi İzmir bürosunda çalışmaya başladım. 1993’ten bu yana Cumhuriyet Ankara bürosunda çalışıyorum. İlk baskısı “Ölüme Oy Vermek-İdam Tarih Oldu Utancı Kaldı”, ikinci ve üçüncü baskıları “Yargılı İnfazlar” adıyla yayımlanan bir kitabım var. İkinci kitabım, Edebiyat Parçalayan Nutuklar İmge Kitabevi yayınlarından çıktı.

Yorum Bırakın