Gezi Notları

New York’a Enis Batur’un gözünden bakmak

newyork1

 

     “Amerika büyük bir şaka” mı?

20 günlük bir Amerika seyahatinden döndükten sonra Enis Batur’un Amerika büyük bir şaka sevgili Frank ama ona ne kadar gülebiliriz? kitabını okudum. Amerika’ya Enis Batur’un gözlerinden de baktım. Bazen bakış açılarımız çakıştı; bazen fazla burnu büyük, fazla tepeden bakıyor gibi geldi bana.

Enis Batur, New York’a 1989 yılında gitmiş, üç hafta kadar kalmış. Yani, henüz ikiz kuleler varken, 11 Eylül saldırıları yaşanmadan çok önce. Ve ne hoş bir tesadüftür ki; o da sevgilisi -eşi- değerli ressam Fatma Tülin’le orada bir yıldönümü kutlamış. (Biz de 20. yıl kutlaması için Amerika’daydık. )Kitabın bir yerinde şöyle diyor: Bugün Tül’le çarpışmamızın 13. yıldönümü. Düşünüyorum da, pek çoğu ufalarak sürdürülmüş çift ilişkisinin arasında, pek az örneğini görebildiğimiz türden, artarak sürmüş bir ilişki bizimkisi. Bunu dile getirmek ayıptır biliyorum, kentlilerin töresine sığmaz, ama ne yapalım ki, insanoğlunun hayatındaki onca bozgunun arasında bir-iki utku varsa, bunu dillendirmek hakkı olmalı.” Amerika’da bu tür çarpışmaların”, “utkuların” şerefine şahane margaritalar içtik. Enis Batur da “müthiş yapıyorlar” diye frozen Margarita’yı takdir etmiş. Aynen katılıyorum.

Amerika, fiziksel olarak çok uzak ama hiç de yabancımız olmayan bir ülke. Enis Batur, Ülkesinin sınırlarının dışına hiç çıkmamış insanlar için bile, Amerika tanıdık bir dünya. Nereden, ne ölçüde onunla tanışık olunduğu ayrı bir konu, şurası açık ki başka hiçbir ülkeye uzaktan böylesine aşina olunmamıştır” diyor. Sonra, Amerika yarım yüzyıl öncesinden başlayarak simgeleriyle iliklerimize işlemeye koyulmuştur” da diyor. Ve, doğru diyor….Cabrera İnfante  de, Şehirler Kitabı‘nda çok eskiden -1955 yılında gittiği New York’u anlatırken- “Kenti gezmek aslında yeniden gezmekti: Bu sokaklarda büyümüştüm  ben sinemada” diyordu. New York, belki de dünyanın en meşhur kent silueti. Hollywood filmlerinden ezbere bildiğimiz. Gökdelenler ve Özgürlük heykeli, Times meydanı ve büyük, çok büyük reklam afişleri, panoları. Herşey tanıdık geliyor ve kapitalizm üstünüze üstünüze geliyor duvarlardan, gökdelenlerden. Reklam afiş ve panoları saldırısı biçiminde, reklam sloganları olarak..

New York etkileyici ama klostrofobik bir kent bana göre. Balkonsuz, merdivensiz gökdelenler, hiç açılmayan, açılamayan pencereler benim için kabus. Bu, balkonsuzluğu” Enis Batur da vurguluyor. O gökdelenlerde nasıl nefes alınır? Enis Batur, gökdelmek” fiilini kullanabilmeliydik, diyor. Haklı bence, gökleri delmek hem metaforik, hem de gerçeklik açısından çok yerinde bir fiil olurdu. Gökdelenler, bana Eric Clapton’un bir gökdelenin 53. katından düşen oğlunun ölümünü anımsattı ve 11 Eylül saldırılarında binlerce insanın o “gök kafes”lerdeki dehşet tutsaklığını. Balkon, özgürlüğe açılan kapıdır, gökyüzüdür, özgürlüktür, nefes almaktır, dışarısıdır…

Top of The Rock ziyareti başımı döndürdü. 67 katı 30 saniyede çıkıyorsunuz ve bu kez tepeden New York’a bakıyorsunuz. Enis Batur’un kitabın sonunda aktardığı, babası Muhsin Batur’un kendisine anlattığı hikaye de çok ilginçti. Elazığ’da İngilizce konuşan köylüler hikayesi. Meğerse o köylüler yüzyılın başında gökdelen ve köprülerde çalışmak üzere her yıl New York’a giderlermiş! Hani o meşhur afiş olmuş New York gökdelenlerinde çalışan işçiler fotoğrafı vardır ya, belki orada hemşehrilerimiz de var…

Özgürlük heykelini yakından gördüğümüz Manhattan çevresindeki tekne turuna Enis Batur ile Fatma Tülin de çıkmış. Hatta tekne turu başlarken çektirilen o şipşak fotolardan da çektirmişler, bizim almadığımız. Bu turda Amerikan rüyasının başlangıç ve bitiş yeri Elis adasını da gördük. Az mı film izledik orada biten dramlarla ilgili. Amerikan rüyası, yüz binlerce göçmenden birkaçına isabet eden bir piyangoydu” diyor Enis Batur. Birkaçına piyango, kalan “milyonlarca insanın düş akıntıları…”

Cafe Europa’da da yollarımız çakışmış. Enis Batur, azılı bir içici olarak sigara içirmemelerinden yakınıyor. “Dumandan iblis görmüşcesine kaçan Amerikalıların ezici çoğunluğunun sağlıksız beslenme açısından cüretkar cahiller safında başı çekmelerini” gülünç buluyor. Cafe Europa bizim tarihimize de şahane bir akşam yemeği ve kahvaltı olarak girdi. Enis Batur 5. caddenin enerjisini de bol bol anlatıyor. Sonra Barns&Noble kitapçısında yollarımız çakışmış. Yazarımız orayı da beğenmiş, ama yeterince zengin bulmamış.

Amerika’da her şey büyük, herşey iddialı. MOMA’da (Modern Sanatlar Müzesi) Picasso’nun keçisi, Gaugin sergisi, Picasso, Miro, Frida Kahlo, Man Ray, Riveria, Andy Warholl ve Matisse’in ünlü çıplak dans edenler resimleri. Bu resmin çeşitli röprodiksiyonlarını görmüştüm. Ama aslı müthişti, kocaman bir duvarda çok etkileyiciydi. Enis Batur’un Matisse’ler sarhoş etti beni” cümlesine çok hak verdim.

Amerika’nın dolaştığımız her yerinde kocaman bir Çin mahallesi gördük, sonra İtalyan mahalleleri. Enis Batur “farklı ırktan, dinden, dilden insanların kaynaştığı ileri sürülen Amerika, onların bloklar halinde ayrılışlarının hikayesini anlatıyor.” diyor. Önemli bir saptama herhalde…

 

“Kitsch süperstarları”amerika

 

Enis Batur bir Paris tutkunu ne de olsa; Amerika’ya tepeden bakıyor, burun kıvırıyor. Büyük bir şaka Amerika -ama ona hangimiz, nasıl, ne kadar gülebiliriz? Yakınındakini, uzağındaki parçalayan bir şaka.” diyor. “Kitsch süperstarları” kavramını kullanıyor, çok haklı, çok yerinde bir ifade. Amerikalılar yalınlığı sevmiyorlar; köklerinin çeşitliliği, renk ve biçim cümbüşü gereksinmesi yaratmış onlarda: Kitsch’in cenneti de, cehennemi de burada zaten” diyor.

Şişman, kötü beslenen Amerikalılar için Patavatsız giyiniyorlar” diyor. Çok rahat giyindikleri kesin, ne kilolarını önemsiyorlar, ne de nasıl göründüklerini. Bence bu “patavatsızlık” iyi. O çok şişman kadınların, kısacık şortlar , etekler giymeleri, vücutlarını dövmelerle doldurmaları benim hoşuma gitti. İstediği gibi giyinmek herkesin hakkı, bize ne? Zaten, herhalde Amerika gezisinin bana öğrettiği en önemli şeylerden biri bu: Başkasından sana ne? Senden başkasına ne? İstediğin gibi davran, giyin…Öte yandan, Amerikalıların kibarlığı da beni çok etkiledi. Ne zaman bir haritaya baksan, biri gelip yardım öneriyordu.

Enis Batur, New York’la İstanbul’un benzerlikleri az değil. İkisinden birinde yaşamaktansa; İstanbul’u kesinkes yeğlerim. New York’ta bir yıl yaşasam belki bu düşüncem değişir, onu bilemem. Paris’e gelince -bu işe karıştıramayız Paris’i: şehirlerin ecesi” diyor. Amerika’ya tepeden bakışının arkasında bir tarih duygusu var. Ne olursa olsun, Avrupa kadar alımlı görünmüyor Amerika bana. Tarihe alışmışım, onun kuyuları başımı döndürüyor, insanı öbür canlılardan ayıran en güçlü özellik bir kültür yaratması, kültür Eski Dünya’da bambaşka boyutlar taşıyor, Amerika henüz çocuk” diyor. Bu söylediğinde haklı sanırım. Yeni Dünya’nın Eski Dünya’ya duyduğu kıskançlık, eziklik herhalde çölde Las Vegas gibi “kitsch cenneti” bir kent yarattırıyor…Her yeri “dünyanın en büyük…!” diye anılan mekanlarla, binalarla, dükkanlarla dolduruyor. Belki de o “tarihsizliğin” telafisi bu büyüklük arzusu.

Elbette 4 günlük bir New York gezisinden sonra bu kentle ilgili ahkam kesmek hadsizlik. Bunlar bir turistin ilk izlenimleri sadece.

Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunuyum. 1983 yılında Cumhuriyet gazetesi İzmir bürosunda çalışmaya başladım. 1993’ten bu yana Cumhuriyet Ankara bürosunda çalışıyorum. İlk baskısı “Ölüme Oy Vermek-İdam Tarih Oldu Utancı Kaldı”, ikinci ve üçüncü baskıları “Yargılı İnfazlar” adıyla yayımlanan bir kitabım var. İkinci kitabım, Edebiyat Parçalayan Nutuklar İmge Kitabevi yayınlarından çıktı.

Yorum Bırakın