Okurken/Kitap Yazıları

Sevinç Kuşları üçlemesinin son kitabı Son Şura yayımlandı

 

Sezgin Kaymaz:

Aklımda sevinç kuşları kanat çırptı”

Yazdıklarım Zeki Müren Türkçesi’ne uygun olmayabilir, ama konuşma diline koçlar gibi uygundur!”

“Umudum uzaylılarda!”

 

Sevinç Kuşları cinsler, türler arası ayrımları, sınırları aşan aşk, şefkat, ve vicdan masalları üçlemesi. Deccal’in Hatırı acayip aşkların romanıydı, Kısas kötülüğün ve hesaplaşmaların. Üçlemenin son kitabı Son Şura da, yine aşkın ve kesilen son raconların romanı. Sezgin Kaymaz’la üçleme üzerine konuştuk.

Üçlemenin son kitabını beklerken, araya Bakele girdi. Bir “öykü” arası mı verdiniz?

Belli bir yazma disiplinim yok. Bir taraftan “Sevinç Kuşları”yla cebelleşiyordum, bir taraftan eşe dosta ikramlık (okumalık) hikâyeler yolluyordum mektupla filan. Aa, bir baktım kitap kadar olmuş yolladıklarım. O ara da April’e yeni geçmiştim, eli boş geçmeyeyim dedim.

Kahramanlarınız eşcinseller, sokak çocukları, “deli” doktorlar, “yüz bin çeşit fobiden” muzdarip kadınlar, mafyacılar, engelliler. Hatta, hikayeye dahil olan kedi ve köpekler bile pis, topal, çirkin…Genel geçer sevgi, aşk anlayışımızın ne kadar “steril” olduğunu, bu kavramların nasıl da estetize edildiğini düşündürüyorsunuz. Belki de bu kavramları tersinden yüceltiyorsunuz. Görme biçimimizi sorguluyorsunuz. Katılır mısınız?

Katılırım tabii.

Aşkın tutkuyla, şiddetli isteme hâliyle özdeşleştirilmeye çalışıldığını görüp üzülüyorum. Bu konuda ciddi ciddi yazılmış makaleler okudum: “Aşk gelir geçer, kalıcı olan sevgidir, saygıdır…” falan. Altına da bir dipnot düşüp; “Mühim olan, komandit şirket ortaklarının hisselerine düşen üleş payına saygı göstermesidir.” deseler tam olacak.

Oysa sevgidir gelip geçen.

Aşk dediğin şey geldi de geçtiyse bil ki o zaten aşk değildi de ondan. Sevgiydi veya saygıydı veya beğenme veya çok büyük bir şiddetle isteme falandı. İnsanları sadece sevgi perspektifinden görerek köre, topala, şişmana, buruşuğa, kirliye, pise, kötü kokuluya, marjinale, çirkine, gözleri şaşıya, kafası yamuğa, ağzı salyalıya, inatçıya, kötü huyluya gözlerinin içine baka baka sarsılmaz bir sevgi duy bakalım. Kronometre tutuyorum. Hadi duy.

Zila’nın İrfan’a duyduğuna da “sevgi” değil, “aşk” diyorsunuz…

Çünkü o öyle.

Sevgi ille de olur insanın hayatında. Gördüğünüz göreceğiniz en suratsız, en kötücül, en nemrut herifin bile sevdiği bir şey vardır. Tutar tabancasını sever meselâ, babasını sever, eniştesini sever, annesini sever, onu sever bunu sever; hiçbir şeyi sevemese bile kendini sever veya. Sonra ondan vazgeçer, gidip başka bir şeyi (kimseyi) sever. Sevginin bir sınırı vardır çünkü: TAHAMMÜL. İş oraya varıp dayanma gücünü zorlamaya başladı mı sevgi falan kalmaz ortada. Deneyelim. Çiçek seviyorsunuz diyelim… Her gün bir kamyon çiçek getirip yığayım evinizin orta yerine. Bakalım ne oluyor.

Ve bir de sebebi vardır sevginin. Yani O’ndan dolayı olan bir şey. O’nun seni rahatsız etmeyen, okşayan, gıdıklayan, sana güzel, hoş gelen, yüce gelen bir şeyinden, bir özelliğinden dolayı seversin O’nu. Senden dolayı sevgi olmaz, O’ndan dolayı olur. Seni, başlangıçta O’nu sevmeye yönlendiren şey azalmaya veya tahammül edemeyeceğin kadar çoğalıp gına getirtmeye başladı mı, geçmiş olsun; bitmiştir sevgi.

Aşk ise apayrıdır. O’nunla, O’nun duygularıyla uzak yakın alâkası yoktur; tamamı senden dolayıdır aşkın. Kendinden vazgeçemeyeceğin için aşkından da vazgeçemezsin. Sen sana fazla gelemeyeceğin, sen senin tahammül sınırlarını zorlayamayacağın, sen senden çıkıp gidemeyeceğin için bir kere âşık olduysan hep âşık kalırsın.

Toplumu “normal” paydasında hizaya sokma yaklaşımından hazzetmediğinizi biliyoruz. Zila’nın evi “GMK 133/1” için “Nuh’un Gemisi” demiştiniz. Gemi dışında hayat var mı “normal” görülmeyenlere?

“Hoşgörü” denen şey, aslında nasırına, gözünden yaş, kulaklarından duman çıkartıncaya kadar basanlara karşı icat edilmiş bir şeydir. Tanrısaldır bu yüzden. Bu coğrafyada üzülerek görüyoruz ki onun de ağzı yüzü çarpıtılmış, eciş bücüş bir şeye döndürülmüş. Nasırına basana kafayı gömersin de misâl, çorbayı höpürdeterek içen ihtiyar babanı, eh, hoş görürsün. Kalkıp masadan gidersin meselâ veya onun duymayacağını düşündüğün bir sesle homurdanırsın, ama itip kakmadın, kâseyi kafasına geçirmedin ya, “Hoşgördük.” dersin. Oysa tahammüldür bu. İhtiyar babanı sevmez misin? Altına etse de seversin.

Ama bu değil.

Hoşgörü, adı üstünde, “hoş”, yani “iyi”, “güzel”, “senin kadar aziz”, yani “canına yakın” görebilmektir karşındakini. Senin “normallerinle” yargılamamak, senin istediğin gibi değil diye hor görmemek, hadi bir adım daha yaklaşalım tanrısallığa, senin istediğin gibi olmasını istemekten dahi kaçınmaktır. Budur hoşgörü. Bunun haricindeki her duygu tahammüle girer. Kalkar gidersin olur biter, kapıyı gösterirsin olur biter, kafayı gömersin olur biter. Sizce var mı Nuh’un Gemisi dışında hayat? Bence yok. Bu ülkede hiç olmadı.

Sevdiklerinizi hep “en sevdiğine” emanet edersiniz. İrfan’ı Zila’ya emanet ettiniz üçlemede. Zila karakteri okurun vicdanı mı biraz? Hayata karşı kendi raconunu kesen.

Zila bence bizim varlık denklemimize keskin bir bakış. Oradan bakıyor kadın ve “Uzatma!” diyor bütün doğallığıyla. “Sende sevgi bile yok. Aşk nasıl olsun?” Ama bu kuru kabuk hâlimizi de hoşgörüyor; kendisi aşk çünkü.

Deli “homoseksüalist” doktor Veysel, dünyalar iyisi polisler Hayri ile Celil ve mafyacı Deccal’in “şefkatli” yüzü. Üçlemede umut, Pandora’nın kutusundan kötülüklerle birlikte akıyor dışarı sanki...

Umut her zaman vardır. Ama üçlemede böyle bir mesaj vermeye çalışmış değilim. Her şey kendiliğinden oldu. Hep öyle olur.

Senin umudun var mı derseniz… Evet, var. Benim umudum uzaylılarda.

Neden “Sevinç Kuşları” dediniz? Bunca yoksulluk, acı, ayrımcılık, kan revan içinde sevinç kuşları uçurmak kolay mı?

Acıyı bu dünyadan def etmenin bir mümkünâtı olmadığına hâlde onu söküp atabileceğimize, ondan gün gelip kurtulabileceğimize inanır dururuz. Bu da yalnızca daha fazla acı çekmemize sebep olur, çünkü konsantrasyonumuz acı üzerinedir. Hâlbuki sevinç üzerine olsa, sevinmek ve sevindirmek üzerine? Şöyle bir göz atalım şu romanlara. Kim kimin sevinç kuşu olmamış ki? Hayri Seher’in ve Celil’in ve sokak kedilerinin ve hâttâ Deccal’ın, Celil Hayri’nin ve Foto’nun ve hâttâ Sermiyan Dinçer’in, Şengül Abla Deccal’ın,Zila, başta Gülhan ve Teoman Kemâni olmak üzere 133’e yolu düşen, Deccal tepesini attırmayan (yakın gelmeyen) herkesin,Kübra Berna’nın, Kıvırcık Kübra’nın, Naim Orhun İrfan’ın, Bayram Veysel’in, Edip Kenan’ın – Kenan Edip’in, Uğur Binnur’un – Taşkın’ın,

Veysel, başta menfaatçi plastikçi Necmettin Mutlu olmak üzere hepimizin sevinç kuşu olmuş çıkmış. Yalan mı? Bir de bakmışsınız psikopat sapığımız Gıyas bile sevindiriverir bizi.

 Uzun lâfın kısası; herkesin herkesi sevindirdiği bir şey gibi geldi bana ne geldiyse. Aklımda “Sevinç Kuşları” kanat çırptı. Hiç belli etmeden Tanıl’a sordum; “Sevinç Kuşu” dedi o da; şu tevâfuka bakınız.

Kitaplarınızda yoksullar, garibanlar, ötekileştirilenler lehine bir biçimde adalet tesis ediliyor. Son Şura’da kesilen raconlarla da adalet tesis ediliyor mu?

Kanââtim şu ki, ne mutlak adalet var, ne de mutlak adaletsizlik. Her şey insanın insana ettiği kaynaklı. Yargılamıyorum; seyrediyor ve aktarıyorum. Karar, gözden göze değişir. Su sana doğru akıp betiyle bereketiyle geliyorsa adil, sel basıp senin hasadını ötedekine götürüyorsa adil değil.

Üçlemede 1989’dan 2010’lara Ankara dönüşürken, rant savaşları dolu dizgin. GMK 133/1 bir direnişin merkezinde duruyor. “Medenileşip, insanı azalan” başkente baktığınızda ne hissediyorsunuz? Bir de; bütün kitaplar Konya-Ankara’da geçiyor. Siz bir Konya/Ankara yazarı mısınız?

Ankara’da yaşıyor ve Ankara’yı özlüyorum. Hissettiğim şu: Hasret. Avrupa başkentlerine git, kendini nostaljinin göbeğinde bul, gel kendi başkentine, müze müze dolaş bir kaşık nostalji için. Revâ mıdır?

Sağım solu belli olmadığı için Konya – Ankara yazarı olup olmadığımı bilmiyorum, son satırı yazmadan da bilemeyeceğim. Beni gömdükten sonra siz kesin bileceksiniz ama.

“Ne tür yazıyorsunuz” diyenlere “okumalık” demişsiniz bir kere. Nasıl bir “okumalık” bu üçleme?

Sadece okumayı sevdiğim şeyleri yazıyorum; bu nedenle okumalık. Ben olsam seve seve okurum; o derece.

Üçlemenin sizin yazarlığınızda/hayatınızda nasıl bir anlamı, yeri var? İthaf ettiğiniz güzel “abi”ler ve “gariban” garip kardeşler “kahramanlarınıza” dahil mi?

İthaflar, hayatıma doğrudan dokunan güzel ve özel insanlara. Bilmiyorum; belki kahramanlara da dokunmuşlardır.

Sevinç Kuşları’nın benim hayatımdaki yerine gelince… “İnsanların yüzde doksanı yaşamaz; sadece vardır.” der Oscar Wilde. Ben bu üçlemeyi, “yaşayan” yüzde on’un içinde görüyorum. Capcanlı, herkes ölse bile dipdiri.

Ama şunu da söyler hazret: “Herkes üç ciltlik bir roman yazabilir. Tek gereken, hayat ve edebiyat konusunda tam bir cehalettir.”

Bilmem artık.

Kısas’ın arka kapak yazısında sizi “metafizik, para-normal ilgiler ışığında ele alanlar olduğu” vurgulanıyordu. “Fantastik” sıfatını kabul ettiniz, “kurgu”ya itiraz şerhiyle. Peki, “mistik” bir yazar mısınız?

Olabilir. Bazen ben bile korkuyorum kendimden.

Kelimeleriniz pek terbiyeli değil, argosu bol. Üstelik konuşulduğu gibi yazıyorsunuz. Kullandığınız dil yazım kurallarına uymuyor. Hacettepe Üniversitesi İngilizce Dilbilimi Bölümü’nü Türkçe dersini veremediği için son sınıftan terk etmiş bir yazar (!) olduğunuzu anımsatıp takılalım ve soralım: Bu dil sizi “çevrilemez” yapmıyor mu?

Şu soruyu gören de yazdıklarımda imlâ mimlâ hak getire zanneder. Aşkolsun! Öyle değil bir kere, yazarı karalamayalım; benim yazdıklarım âdâb-ı muaşerete uygun olmayabilir, Zeki Müren Türkçesi’ne de uygun olmayabilir, ama imlâ kurallarına ve konuşma diline koçlar gibi uygundur. Hem niye çevrilemesin canım? Kaç senedir “What’s up man?”i, “Ne diyon lan?” diye çeviriyoruz da kıyamet mi kopuyor? Ulysses’de Dedalusgil Acıpayam Türkçesi konuştu da niye itiraz etmediniz? Hiç duymadık “Dublin’de Acıpayamlı’nın ne işi var?” dediğinizi!

Üçlemeden sonra ne geliyor, hikaye mi, roman mı?

Hikâye eserse yazılıyor ve ütülenip katlanıp konuluyor şu sandalyenin arkasına. Külliyât oluşunca da kitaplaşıyor. Bu nedenle önce hangisi gelir bilinmez, ama şu sıra, evet, bir roman yazılmakta.

Okurları merakta komayalım; çok fena bir köpek geliyor bu sefer.

—————–

Cumhuriyet Kitap ekinde 12 Kasım 2015 tarihinde yayımlandı. 

Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunuyum. 1983 yılında Cumhuriyet gazetesi İzmir bürosunda çalışmaya başladım. 1993’ten bu yana Cumhuriyet Ankara bürosunda çalışıyorum. İlk baskısı “Ölüme Oy Vermek-İdam Tarih Oldu Utancı Kaldı”, ikinci ve üçüncü baskıları “Yargılı İnfazlar” adıyla yayımlanan bir kitabım var. İkinci kitabım, Edebiyat Parçalayan Nutuklar İmge Kitabevi yayınlarından çıktı.

Yorum Bırakın