Günebakan

Sosyaldemokratların dokunulmazlık sınavı

İfade özgürlüğü ve sosyaldemokratların ‘dokunulmazlık’ sınavı

TÜREY KÖSE

Sağ pragmatisttir; sol ilkelidir/olmalıdır. Sağ zamanın ruhuna daha kolay teslim olur sonra da “dün dündür..” der geçer, sol “dün” de “bugün” de ilkelerine sahip çıkar/çıkmalıdır. AKP’nin mevcut fezlekelerle ilgili olarak dokulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliği önerisine destek veren CHP, ilke sınavını geçemiyor. Oysa 22 yıl önce Erdal İnönü, TBMM’ye taşıyıp yemin krizinden sonra partisinden uzaklaştırdığı DEP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına “ilkeleri” gereği karşı çıkmıştı. “Anılar ve Düşünceler” başlıklı üç ciltlik kitabında o günleri anlatırken “serinkanlı düşünüp, yaklaşan seçimlerde oy kaybetme pahasına aleyhte oy kullanmayı göze aldıklarının” altını çiziyordu. 22 yıl sonra CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ise, HDP’lilerin dokunulmazlıkları kaldırılıp cezaevine gönderilmeleri yolunu açacak öneriye “anayasaya aykırı olsa da!” evet diyor.

Tarih okumak iyidir ve yakın tarih meclis tutanaklarındadır. Tutanak okumak çoğu kez pek sıkıcı olsa da, bazen çok yararlıdır, uzaklardan bugüne ışık tutar. Kılıçdaroğlu, “Meclis’te bir dokunulmazlık olayıdır, kavgalardır, dövüştür gidiyor. İlkeli davranmak lazım, ilkeli davranıyorum” diyor ya. “Hangi ilke?” diye soralım ve Erdal İnönü’nün bir zamanlar verdiği yanıtı anımsatalım. Tarih 2 Mart 1994, TBMM’de DEP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin fezlekeler arka arkaya oylanıyor. Erdal İnönü Anayasa Komisyonu’nun dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili raporuna karşı oy yazısında şu değerlendirmeleri yapıyor:

‘Zararlı fikirlerin söylenmesinden korkulmamalı’

“İlke ve pratik açılarından bu dokunulmazlıkların kaldırılmasının yanlış olduğuna inanıyorum. İlke açısından: Her zaman savunageldiğim bir ilke, düşünce özgürlüğünün, demokrasinin ve daha genel olarak insan yaşamının temel bir niteliği olduğudur. Bu bakımdan düşünce suçu diye bir şeyin demokrasilerde olmaması gerektiğini, zararlı fikirlerin de söylenmesinden korkulmamasını, zararlı fikirler söylenmeden, hangi fikirlerin doğru ve yararlı olduğunun anlaşılmayacağını, bu yapılmadan sağlıklı fikirlerin toplumca içtenlikle benimsenemeyeceğini, her zaman ve fırsatta öne sürdüm. Dokunulmazlıkları kaldırılması önerilen milletvekillerinin sözle ve yazı ile açıkladıkları fikirlerine hiç bir şekilde katılmıyorum, bu fikirler yanlıştır, zararlıdır, gerçeğe uymayan, yorumlarla doludur. Ama milletvekillerinin bu yanlış fikirleri söyleme olanağını zorla ortadan kaldırırsak, bu fikirlerin yanlışlığını vatandaşlarımıza gönül rahatlığı ile kabul ettiremeyiz. Pratik açıdan: Hepimizin ortak amacımız olan vatanın bütünlüğünü koruma davasına bu dokunulmazlıkların kaldırılması nasıl katkı yapar? Yararları mı, zararları mı daha fazla olur? Hem kısa vadeli, hem uzun vadeli bütün olası etkileri düşündüğümde zararın, yarardan daha çok olacağını görüyorum.”

Mümtaz Soysal’ın karşı oy yazısı da ders gibidir:

“’Yasama Dokunulmazlığı’ kurumunun başlıca iki amacı vardır: Birincisi, milletvekillerinin olur olmaz vesilelerle yasama görevlerinde alıkonmalarını önlemek; ikincisi de, bu görevlerin toplumda büyük çoğunlukça benimsenen görüşlere ve hatta değerlere karşı sürdürülebilmesini sağlamak. Çünkü, görüşler ve değerler zaman içinde değişebilir ve farklı görüşlerle değerleri Parlamento içinde temsil etmek de milletvekillerinin ödevidir. Dokunulmazlığı kaldırma kararları özellikle bu ikinci amaca ters düştüğü için, karşıyım.”

Bülent Ecevit: İnönü günahlarının ezikliği içinde!

Karşı oy yazıları okunur. DSP lideri Bülent Ecevit kürsüye çıktığında, bu gerekçeler üzerinden doğrudan Erdal İnönü’yü hedef alır:

“’Düşünce suçu diye bir şey demokrasilerde olmamalı’ diyor. Bence bu, inandırıcı bir gerekçe değildir. Çünkü, dokunulmazlık zırhına bürünerek yapılan konuşmalardan bazıları eğer bölücü eylemlere, hele terör eylemlerine cüret verir nitelikteyse, böyle konuşmalar düşünce suçu kavramını aşan ve eylemle bütünleşen bir nitelik edinmiş olur. Ama, Sayın Erdal İnönü’nün karşı oy yazısında neden böyle bir gerekçe ardına sığındığını çok iyi anlıyorum. Çünkü, kendi genel başkanlığı döneminde SHP o zamanki adıyla HEP milletvekillerini, kendi sırtında Türkiye Büyük Millet Meclisine taşırken bu milletvekillerinden birçoğunun… (ANAP ve DYP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar)… dokunulmazlık kurumunu kötüye kullanarak bölücü eylemleri destekleyip teşvik edecekleri belliydi. (…) kendi günahlarının ezikliği içinde dokunulmazlıkların kaldırılmasına karşı çıkma eğiliminde görünüyorlar.’ (DYP ve ANAP sıralarından alkışlar) Bölücü eğilim ifade eden ve bölücü eylemleri, terörü-teşvik edici, destekleyici etkiler yapar nitelikte olan konuşmalar nedeniyle dokunulmazlıkların kaldırılması lehinde oy vereceğimi şimdiden belirtmek isterim.”

İnönü, Mezarcı için de ‘hayır’ dedi

Hadi diyelim Ecevit haklıydı, İnönü parlamentoya taşıdığı vekillere sahip çıkmıştı. Ya, o günlerde her açıklaması infial yaratan RP’li Hasan Mezarcı’nın dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin fezleke karşısındaki tavrına ne demeli? 3 Mart 1994 günü Mezarcı’nın fezlekesi gelir. Erdal İnönü, karşı oy yazısında tutarlılık dersi verir:

“Birçok konuşması, başta büyük Atatürk olmak üzere Türkiye Cumhuriyetini kuranların temel fikirlerine ve amaçlarına karşı bir anlayış içinde olduğunu gösteriyor. Böyle bir anlayış benim siyasal görüşlerime taban tabana zıttır. İnanıyorum ki, toplumumuzun büyük çoğunluğunun sağlıklı değerlendirmesiyle de çelişmektedir. Ancak bu fikirlerin yanlışlığını göstermek, Milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırmakla olmaz. Atatürk ve arkadaşlarının Türkiye’de gerçekleştirdikleri devrimlerin açtığı yolda yürüyen kuşakların yılmayan çabaları, bugün ülkemizde bütün kurum ve kurallarıyla işleyen bir çağdaş demokrasiyi hayata geçirmektedirler. Böyle bir demokrasinin temel niteliklerinden biri olan düşünce özgürlüğü, tamamıyla karşısında olduğumuz fikirlerin bile söylenmesine izin vermekle kendini gösterir.”

‘Oy kaybetme pahasına aleyhte oy’

İnönü “Anılar ve Düşünceler” kitabında o günleri anlatırken, “DEP milletvekillerinin bütün ısrarlara karşın bir türlü PKK terörünü açıkça kınamamaları, tersine birtakım tahrik edici söz ve davranışlarla teröristlerle dayanışma halinde oldukları kanısını uyandırmaları seçmenlerimizin büyük tepkisine yol açmıştı. Milletvekillerinin bu tepki doğrultusunda oy kullanmaları da demokratik bir davranıştan başka bir şey değildi” der. Arkasından tarihe şu notları düşer:

“Ancak biz SHP’li iki üye, bu tepkili ortamda serinkanlı düşünmeye çalışarak, ayrılıkçı terörle demokratik düzenin temel kuralları içinde mücadele etmenin başarıya götüreceği inancımızı koruyarak ve aksine hareketin aslında teröristlerin işine yarayacağını sezerek, yaklaşan seçimlerde oy kaybetme pahasına da olsa aleyhte oy vermeyi göze aldık.”

İnönü ilkelerine sahip çıkmak için “oy kaybetmeyi” göze alırken; bugün CHP lideri Kılıçdaroğlu AKP ve MHP ile aynı safta duruyor. Bir zamanlar Ecevit’in DYP ve ANAP’lılarla aynı safta durması gibi. Daha da bitmedi, yarın anayasa değişikliği önerisi referanduma giderse CHP ne yapacak? Kılıçdaroğlu AKP ile birlikte “evet” kampanyası mı yürütecek? “Teröre karşı başka türlü davranamazdık. Kamuoyuna öyle mesaj verdik ama gizli oylamada milletvekillerimiz ‘hayır’ oyu kullanabilir” mesajı vermek hangi ilkeye sığar? Belki de artık şaşırmamalı; Kılıçdaroğlu ne de olsa MHP’li Ekmeleddin İhsanoğlu’nu sosyaldemokrat/sol seçmene “Cumhurbaşkanı adayı” olarak dayatmaya kalkışmıştı. Ve son olarak da, Başbakan Ahmet Davutoğlu’na “hakkını helal etti!” Daha fazla söze gerek var mı?

Türey Köse

(www.kültürservisi.com’da 16.05.2016’da yayımlandı)

;

Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunuyum. 1983 yılında Cumhuriyet gazetesi İzmir bürosunda çalışmaya başladım. 1993’ten bu yana Cumhuriyet Ankara bürosunda çalışıyorum. İlk baskısı “Ölüme Oy Vermek-İdam Tarih Oldu Utancı Kaldı”, ikinci ve üçüncü baskıları “Yargılı İnfazlar” adıyla yayımlanan bir kitabım var. İkinci kitabım, Edebiyat Parçalayan Nutuklar İmge Kitabevi yayınlarından çıktı.

Yorum Bırakın