Gezi Notları

Foça’nın kardeş şehri Marsilya

Akdeniz Müzesi’nde Türkçe’ye rastlamak!

Fransa’nın ikinci büyük şehri, en büyük limanı Marsilya tam bir Akdeniz kenti. Tarihin birçok noktasında yollarımız kesişmiş. Türkiye’den gelen ziyaretçiler Phokaialılardan Osmanlılara bu tarihsel yakınlığın birçok iziyle karşılaşıyor. Marsilya limanındaki bir plakette bu tarihsel akrabalık “Bu şehir M.Ö. 600 yılında Anadolu’dan gelen Phokaialılar tarafından kurulmuştur” diye aktarılıyor. Marsilya ile kardeş şehir olan Foça’da Marsilya Meydanı’nda da bir horoz heykeli var ve altında bu kardeşliğin tarihçesi anlatılıyor:

Phokaia bugünün batı medeniyeti kuran 12 iyonya kentinin denizcilik ve ticarette en ileri olan şehir devletiydi. Foçalılar M.Ö 7. ve 6. yüzyıllarda Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarındaki ülkelerle ticaret yapan, İyonya’nın gelişmiş bilimini, sanatını kültürünü dünyaya taşıyan güçlü bir medeniyetti. Foçallar M.Ö 6. yüzyılda birçok ülkede önemli şehirlerin kurucusu oldu. Marsilya bu kentlerin en önemlisidir.


Horoz figürü M.Ö 6. Yüzyılda Foça’dan Marsilya’ya yerleşen Foçalıların sembolüdür. Horoz; erken uyanışı, mücadeleci gücü, özgürlüğe düşkünlüğü simgeler. 1789 yıllarında Marsilya’daki Foçalılar devrim mücadelelerini sürdürürken, horozlu bayraklarını özgürlük sembolü sallamışlardır. Foça horozu, önce Marsilya’nın sonra da Fransız özgürlük mücadelesinin sembolü olmuştur. Antik dönemde Foça’da basılan elektron diye adlandırılan altın ve gümüş karışımı paraların üzerinde Foça horozlarının tasvirleri görülür. Phokaia paraları o yıllarda dünyanın en pahalı parasıydı. Bu anıt kardeş şehir olan ve Marsilya’nın yüzlerce yıl süren ve yüzlerce yıl sürecek olan dostluklarının anısına ithafen yapıldı.”

Foça-Marsilya akrabalığını canlandırmak amacıyla ilginç bir seyahat gerçekleştirilmişti. Kybele Antik Gemisi, Fransa’da düzenlenen “Türkiye Mevsimi” etkinliklerine katılmak üzere 7 Haziran 2009 tarihinde Foça’dan yola çıktı. Aslına uygun olarak yapılan gemi ile o günün şartlarında, kürek ve yelken kullanarak ve antik çağda takip edilen rotaları izleyerek Yunanistan ve İtalya limanlarına uğrayıp, 54 gün sonra Marsilya Limanı’na ulaştı. Bu coğrafyada yaşayanların Marsilya ile yakınlığı Phokaialılarla sınırlı değil.Tarih kitaplarında Barboros Hayrettin Paşa’nın Marsilya’ya uğrayıp, Nice’i kuşatması ve “Kaptanı Derya”nın bu kuşatmadan eli boş dönmesiyle ilgili de birçok söylence var.

Türkiye’den gelen ziyaretçiler olarak Marsilya’ya tarihsel “tanışıklık” duygularıyla adım atıyorsunuz. Lyon’dan trenle Marsilya’ya ulaştığımızda kentin “görülmesi gereken yerlerinden” biri olan Saint-Charles Garı’na iniyoruz. 19. yüzyıldan kalma bir yapı olan Saint Charles Tren Garı, zamanında, Fransa’dan Ortadoğu ülkelerine ve Afrika’ya deniz yolu ile gidecek olan yolcuların gemilere binmeden önceki son transfer noktasıymış. Gara sonradan eklenen 104 basamaklı merdivenlerin alt kısmında, bir tarafı Afrika kıtasını diğer tarafı ise Ortadoğu’yu sembolize eden heykeller yer alıyor. Bu tarihi binanın mimarisi çok etkileyeci, garın içindeki ağaçlar dışarıdaymışsınız duygusu veriyor.

Eğer oteliniz -bizimki gibi- liman bölgesindeyse gardan yürüyerek ulaşabilirsiniz. “Eski Liman” anlamına gelen Vieux Port, Fransa’nın en eski limanı. Limanda dolaşırken sadece teknelere, denize, muhteşem manzaraya bakmayın. Port Vieux Pavillion’da kanopi (gölgelik) altında yürürken başınızı yukarı kaldırıp 46 metre uzunluğundaki dev çelik aynadan suretinize ve limanın farklı açılardan manzarasına bakın. Çağdaş mimari tasarımlar kentlere yeni simgeler kazandırıyor. Bu gölgelik de Marsilya’nın yeni simgelerinden biri olmuş.

Marsilya limanın iki yanındaki kaleleri görünce Akdeniz’in bu gözde limanının tarih boyunca karşı karşıya kaldığı saldırılar ve korunma gereksininin önemini hemen anlıyorsunuz. Fort Saint Jean ve Fort Saint Nicolas kaleleri limanın girişinde karşılıklı kurulmuş. Saint Nicolas Kalesi’nden yukarı doğru yürüyünce Pharo Park ve içindeki saray görülmeye değer yerlerden. Parktan kaleler, MUCEM (Avrupa ve Akdeniz Medeniyetleri Müzesi) ve liman manzarasını izlemek çok keyifli. Yorulduysanız bir öğle yemeği molası şart. Limanda deniz kıyısında ve hemen arkasındaki sokaklarda birçok seçeneğiniz var. Biz arka sokaklarda seçtiğimiz bir yerde balık çorbası, midye, somon, krem brüle ve bir şişe şaraptan oluşan güzel bir yemek yedik. İki kişilik bu yemek için 65 Euro ödedik. Sakın “7” ile çarpmayın, bunu yaparsanız otelden dışarı adımınızı atmamanız gerekir! Ne de olsa suya, tuvalete bile 1-2 Euro veriyorsunuz! Bu restoranda içinde deniz ürünleri olmayan bir balık çorbası içtik. Marsilya usulü müthiş bir balık çorbasını ise ertesi gün akşam yemeğinde tattık. Boullabaise (Marsilya Usulü Balık Çorbası) yemeden Marsilya’dan ayrılmayın! İçinde dev karidesler, balıklar, ahtapotlar, kalamarlar, taraklar ve hatta istakoz olan müthiş bu müthiş çorba oldukça pahalı, 28 Euro. Sakın yanında başka bir şey ısmarlamayın! İki kişi balık çorbası ve şaraplı bir yemekten 100 euroya kalkıyorsunuz, söylemeden geçmeyelim!

MUCEM’de Türkçe’ye rastlamak!

Limanın Saint Jean kalesi tarafına gittiğinizde bir mimari şahaserle karşılaşıyorsunuz. Avrupa ve Akdeniz Medeniyetleri Müzesi (MUCEM) 2013’te Marsilya Avrupa’nın kültür başkenti olduğunda açılmış. Yapının mimarı Cezayirli Fransız mimar Rudi Ricciotti. Modern müze binası bir köprü ile Saint Jean Kalesi’ne bağlanıyor. Geometrik desenlerden oluşan metalik dış cephe hava durumuna ve günün saatine göre sürekli renk değiştiriyor. Güneş ışınları dantel gibi metallerin arasından sızarken benekli ışık efektleri oluşturuyor. Müzedeki sergileri gezmeseniz bile mutlaka bu binayı görün, çevresinde dolaşın.

Müzenin camdan girişinde tüm Akdeniz, Avrupa dillerinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. maddesi yazılmış. Türkçesi de var:

Herkes zulüm karşısında başka ülkeye iltica ve bu ilticadan yararlanmak hakkına sahiptir.”

Bu hakkın gereğine sahip çıkılıp çıkılmadığını anlamak için limanda kısa yürüyüş yeterli. Limanda, sokaklarda, caddelerde her yerde Arap, siyahi Afrika kökenli insanlara, dünyanın her yerinden göçmenlere rastlıyorsunuz. Limandaki şık otellerin hemen önünde akşam yataklar seriliyor, alışveriş market arabaları içine konmuş poşetlerdeki eşyaları ile göçmenler, evsizler ailece buralarda yatıyor. Kimse kendilerine karışmıyor. Marsilya çok kültürlü, kozmopolit bir kent, elbette bunda tarihsel ve coğrafi konumunun etkisi büyük. Kuzey Afrika’nın tam karşısında olması, Cezayir’in yıllarca sömürgesi olması gibi coğrafi ve tarihsel gerçeklikler bugün “Cezayir’in ikinci büyük şehri Marsilya” esprilerine yolaçıyor.

Marsilya’nın yoğun göç alması, sokaklardaki etnik çeşitlilik kentin adının turistler açısından güvenlik uyarılarıyla birlikte anılmasına yolaçıyor. Biz de tekrarlayalım; çantanıza, cüzdanınıza sahip çıkın, geceleri arka sokaklarda dikkatli olun.

Marsilya’ya tepeden bakmak

Marsilya’ya bir de tepeden bakmak isterseniz Notre Dame Bazilikası’nı görmeden olmaz. Ama yürümeye kalkmayın, sporcu değilseniz tırmanmanız pek kolay değil. Limandan kalkan minyatür trenlerle bir kent kuru yapıp çıkmak daha keyifli. 8 Euro ödeyip bu trenle yukarı çıkarken çeşitli açılardan şahane manzaralarla karsılaşıyorsunuz. Alexandre Dumas’ın Monte Kristo Kontu romanının esin kaynağı olan cezaevinin bulunduğu adayı da görüyorsunuz bu arada. If Adası ve üstündeki kalenin Marsilya tarih ve kültüründe çok önemli yeri var. Kale 1531’de Fransa Kralı I. François tarafından şehri denizden gelen saldırılara karşı korumak amacıyla inşa edilmiş. Fakat kale şehri koruma amacının yanında yüzyıllar boyunca kraliyet karşıtlarına, devrimcilere ve Hristiyanlık karşıtlarına yönelik hapishane ve işkencehane olarak da kullanılmış. 19. yüzyılın ünlü Fransız yazarı Alexandre Dumas’ın Monte Kristo Kontu romanının kahramanı Edmond Dantes’in hapsedildiği kale burası. Bu kaleye uzaktan bakmakla yetinmezseniz, limandan kalkan teknelerle gidebilirsiniz.

Minyatür trenle tepeye ulaştığınızda Marsilya’ya kuşbakışı bakıp fotoğraflar çekmeye başlayabilirsiniz. Bazilika Le Garde Tepesi’nin zirvesine 1864’de inşa edilmiş, Marsilya’nın en önemli katolik kilisesi ve Marsilya’nın denizcilerine adanmış. Kiliseye girdiğinizde tavanlardan sarkan gemi maketleri dikkatinizi çekecektir. Bunlar gemi sahipleri ile denizcilerin denize açılmadan Meryem Ana tarafından kutsanması ve korunması için astıkları maketler. Bazilika içindeki resimlerde, duvarlarda da balıklar, fırtınalı denizler, tekneler bir denizci kentinde dolaştığınızı her an anımsatıyor.

Su Sarayı’nda ‘Go home tourist’!

Longchamp Sarayı veya “Su Sarayı” olarak adlandırılan saray ve bahçesi mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Longchamp Sarayı’nın orta kısmını oluşturan Chateau d’Eau (Su Sarayı) 1849’da Durance Nehri’nin suyunu Marsilya’ya getirmek için inşa edilen Marsilya Kanalı’nın bitiş noktasında bu kanalın açılışını kutlamak amacıyla inşa edilmiş. Tarih boyunca hep su sıkıntısı çeken Marsilya bu proje ile bu sıkıntıdan kurtulmuş. Su Sarayı anıtsal heykellerle bezeli, ortada Durance Nehri ve verimliliği sembolize eden Yunan Tanrıçası Demeter heykeli yer alıyor. Demeter ellerinde buğday başakları ve üzüm demetleri tutuyor. İki yandaki boğa heykelleri ise Durance Nehri’ne gem vurulmasını simgeliyor.

Heykellerin arkasında gelen giden turistler iz bırakmış; yazılar yazmış, imzalar atmış. Bir yerde de “Go home tourist” yazısı çiziktirilmiş. Bu yazı heykellerin arkasına yazı yazan turistlere tepki

mi, turizm karşıtı çevreci yaklaşımların göstergesi mi, yoksa ırkçı yaklaşımların yansıması mı bilemiyoruz. Marsilya sömürgecilik, göç ve acılarla dolu insanlık tarihinin yazıldığı önemli bir liman. Bu limanın sömürgeci tarihi bugününe de damgasını vuruyor. Bir yanda MUCEM girişindeki yazılarda sergilenen zulüm karşısında ülkesini terk etmek zorunda kalanlara sahip çıkan tavır, öte yandan turistlere “go home” diyen ve ırkçı politikalara dek uzanan yaklaşımlar Avrupa’nın güncel siyasi tartışmaları üzerinde düşündürüyor. Ne de olsa turist olmak insanlığın ortak acılarına, güncel dramlarına “Fransız” kalmak anlamına gelmiyor!

______________________

MESA ve Yaşam dergisinde 1 Eylül 2019 tarihinde yayımlandı.

Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunu. 1983 yılında Cumhuriyet gazetesi İzmir bürosunda çalışmaya başladı. 1993-2016 yılları arasında Cumhuriyet Ankara bürosunda çalıştı. Serbest gazetecilik yapıyor. Birgün Gazetesi ile BBC Türkçe, www.kültürservisi.com ve www.haberter.com internet sitelerinde yazıları yayımlanıyor. İlk baskısı "Ölüme Oy Vermek-İdam Tarih Oldu Utancı Kaldı", ikinci ve üçüncü baskıları "Yargılı İnfazlar" adıyla yayımlanan bir kitabı var. İkinci kitabı, Edebiyat Parçalayan Nutuklar İmge Kitabevi yayınlarından çıktı.

Yorum Bırakın